ben ayrılıkların insanı değilim, kesinlikle değilim.bugün anladım ki, gitmek de zor kalmak da.Öyle herkesin söylediği gibi, giden olmak kalan olmaktan daha kolay değil..bir şeyleri arkada bırakmak da zor, arkada bırakılmak da..ama ben ikisinden birini seç deseniz, kalmayı tercih ederdim.giden olmak yürek istiyor çünkü, kalan olmaksa zaten baştan boyun eğilmiş bir çaresizlik duygusuyla birlikte geliyor..ve ben hiç yürekli değilim..hiç bir zaman da olmadım..bugünden sonra olur muyum orası meçhul, ama bugünlük,içimde hiçbir cesaret kırıntısı taşımasam da ben giden’dim..eşyalarını toplayan, hayatının bir kısmını ellerinde çiçekler ve kalan eşyalarla yol üstünde kapatan bir kızdım..ayak üstü derler ya, işte öyle yol üstü geride bıraktığım zamanın benden aldıklarını hesaplayarak hesabımı kapattım.bahşiş olarak da elimdeki çiçekleri bıraktım..ben de bir giden oldum..bir kez..korkakça ama hesabı ödemeden tüyenlerden değil…canımın içine dek ödeyerek bir giden oldum….
Monthly Archive for October, 2006
artık hava çok çabuk kararıyor..sanki daha bir hafta önce aynı sokakları, aynı caddeleri gün ışığında yürüyordum.Kış ne de çabuk geldi dedirtiyor insana ekim.Aslında gün ışığı ne kadar da akışkan bir kavram, ışık da öyle ya..gün geliyor güneşli sokaklarda ışıksız ışıksız yürüyor insan..güneşli günlerde ışıksız odalarda oturuyor, çalışıyor, yaşlanıyor insan,ışıksız aşklar yaşıyor..Yani kış çok beklenmedik anlarda giriyor hayatımıza, bir aşkın bitişiyle, birinin gidişiyle, gelmeyişiyle,bir sözle, sessiz bir anla, ölümle, bir anda geliveriyor.Ekimin ortası gibi bir zaman döngüsü sonunda değil, hiç de beklenmedik bir anda geliyor kış..
sanki bir hafta önce aynı caddede yürüyen ben kıştan çok uzak, bilindik ışıklara çok yakındı..mevsim dönümlerinin en acımasızı böyle olmalı..insanı hazırlıksız yakalayan o iri damlalı yağmurlar gibi..saçaksız bir binanın eteklerinde yağmur nasıl gafil avlıyorsa sizi, işte öyle gelen kıştan bahsediyorum..bir hafta önce sığınabileceğim ışıklı bir mevsim vardı, bugünse sadece kış..o ışıklı mevsim almış başını, yürümüş gitmiş..hikayelerini de bırakmış, sanki apansız bir şekilde terketmek zorunda kalmış buraları..bahar, hikayeleriyle, ışığıyla, renkleriyle almış başını gitmiş..
keşke gitme demek mevsimleri kapıdan döndürebilecek olsaydı..gitme ekim..hüzünlü de olsa şarkını alıp gitme..kış çok korkutuyor beni…
münir nurettin selçuk’un bir şarkısı vardır..beni kör kuyularda yalnız bıraktın diye..işte öyle hüzünlü bir şarkı gibi geldi ekim..ben bu ayın güzel olabilme ihtimaliyle ilgili tüm haklarımı bir sevdiğime devrettim..sevdiğim dediğim birine, sevilen ama sevmeyi bilmemiş birine…
ve ekim tüm hüznüyle geldi, gitmedi…
Çamaşır asmalı insan haftada en az bir gün..haftada en azından bir gün ipin başına geçmeli..ve bir balkon olmalı söz konusu, ayak parmaklarının ucuna basa basa iple sepet arasındaki mesafeleri gide gele bir gün geçirmeli insan..acaba çamaşır asmanın bir ritmi varmıdır diye düşünmeli bir kez olsa, ya da ritmik olarak asılan çamaşırlar daha mı etkin kururlar, rüzgarı daha mı etkin kullanırlar diyerek gülümsemeli..
aslında şaka bir yana, ritminden ziyade asılan çamaşırların bir desen oluşturduğu gerçek olsa gerek..
Hayatımızın belli bir desene sahip olması gibi, acaba çamaşırlarımızın ip üstünde oluşturduğu desen rastgelelikten öte midir..beyazlar bir yana, renkliler bir yana mı asılıyordur, nevresimler bir yanda, pijamalar bir yanda mı duruyordur..hayatta iyiyi bir kenara kötüyü bir kenara ayırabilme olasılığını, ya da yatak hayatımızla duygusal hayatımızı ayırabilme olasılığını sevişimiz gibi…keşke herşey birbirinden öyle kolay ayrılabiliyor olsaydı..iki ölçek deterjan deterjan bölmesine,bir ölçek yumuşatıcı ,yumuşatıcı bölmesine konuverirmiş gibi iki ölçek sevgi bir ölçek emek bir aşkı yürütebilmek için yeterli olsaydı..ve keşke arada bir o çok sevdiğiniz beyazların içine mor bir çorap karışmasaydı..aşk ufak bir hatayı görmezden gelmeyi bilebilseydi…keşke…
ben büyük aşkların kadınıyım..kimler geçti ayaktayım………………………………
belki de artık sandığım kadar ayakta değilim…ayakta durduğumu sandığım çok zaman yalpalıyorum..aşkları büyük yapan ben miydim yoksa zaten aşk birlikte büyümek miydi bilmiyorum..belki de birlikte büyümek aşkların en büyüğüydü..onu da bilmiyorum…sadece büyütüp büyütüp saklayamadığım aşkların kadını oldum çıktım..içimdeki ben de öyle büyüdü ki sanki tüm bu yıllarda ve tüm bu aşklarda, sığamaz oldum..kendime sığamaz oldum..
büyümek ne de güzeldi oysa, ağlanacak ve ağlanmayacak şeyleri bile ayırt edemezken ben, bir başkasında gözyaşı dindirebilmek ne güzeldi.büyütmek ne güzeldi, sevgi nedir bilmemiş biriyle mesafeyi küçültüp zamanı büyütmek ne güzeldi….dakika asla dakika kadar olmazdı , ne saatler saat, ne günler gün..allahım ne güzeldi ellerinde büyümek, ellerimde büyütmek sevdiğimi..her sevdiğimi..her sevdiğimden geçmiş, bugün toplama işlemlerinin etkisiz elemanı olan ben ; büyük aşkların kadını..
olabilirmiyim, öylemiyim, inanın bilmiyorum…
Bir büyük rakı gerçekten de bütün hafızayı siler mi…aslında bunu düşünemeyecek kadar amnezik bir durumdayım sanki bugünlerde..Akşamları herkes evlerine çekilip de ben de bir başıma evimde kalınca bu soruyu sorar oluyorum kendime..önüme şişeleri diziyor ve soruyorum, kaç hayat silebilirim bir gecede..hayatımdaki kaç hayatı bir şişeyle uğurlarım..düşünüp duruyorum, yüzümün bir başka yüzdeki açısı bozulmuş yansımasına karşı..keşke dokunduğum her yüz cam yüzeyi gibi, tanıdığım beni farklı bir şekilde göstermeseymiş bana diyorum..dokunduğum her yüzde tenime geçen ‘bir başkası’lık olmasaymış keşke diyorum..belki, camın yüzeyinde tanıyamadığım kendim, silindirlikten ötürü bozuk perspektiften mi yoksa bir ‘başkasılık’lar toplamından kaynaklanan yabancılıktan mı bilirdim o zaman..ama bilemiyorum…
İşte öylece sorup duruyorum kendime, kaç kişiyi silebilirim bir şişeyle,bir 70likle…muhteva ettiği küçük santilitreler kadar kişi boğulabilse keşke..70cl aslında şişenin sonunda 70 kişiyi silebilirsiniz anlamına gelmeli..ve 35cl otuz beş kişiyi boğabilmeli..çok daraldığınız anlarda 7,5cl’lik küçük şişelerle kalbinizi kıranı hemen oracıkta boğabilmelisiniz..bir kaşık suda boğmak deyimi 7,5 cl rakıda boğmak ile yer değiştirmeli..Bir çeşit matematik manyaklığıyla silip durmalısınız..işte ben böyle hesaplayıp duruyorum, bir birim icat etmenin verdiği garip bir heyecanla hesaplayıp duruyorum..
Bu düşünceler saatleri çalıp dururken akşamdan, işte ben o akşamdan kalma deyiminin hakkını verecek kadar garip oluyorum sabah olunca..Kriz amnezisi gibi bir şey bu, sabah olunca ve dolunca güneş,bulut veya sis odaya, yalnız olmadığımı anlıyorum…bir ayak sesi olmasa da benimkinden gayrı, komşular uyanıyor diyorum ve şişeleri unutuyorum..ne zaman uyuduklarını bilmediğiniz ama ne zaman uyandığını bildiğiniz komşular sağolsun..yan duvardan ya da tavandan bir şeylerle garip bir mutualist yaşam sürdüğümü hissediyorum..uzaktan da olsa yaşamlarına değdiğim birileri var her sabah diye gülünç bir mutluluk duyuyorum…ancak gülünçlükle tanımlanabilecek bir mutluluk..
Sonra oturup dolu şişelerin yüzünde makyaj yapıyorum.ne mutlu bana..bir aynam var…bir odam var..ne mutlu bana ki şu mimarlar beton binalarda komşuluk kavramını icat etmiş….