Monthly Archive for March, 2007

03032007-A4ler

A4ler üzerinde hayal etmenin ne kadar da kolay olabildiğini unutmuşum…oysa bu işte ne kadar da başarılıyımdır..
aslında kağıt boyutlarıyla ters orantıyla gelişen bir hayal kurma gücüm var benim..kağıt boyutlarını öğrenmem hayal kurmayı öğrenmemden çok sonraları bir zamana tekabül eder..çocukluğun olmazsa olmazı kırmızı pabuç ve oyuncak araba ile başlayan hayal kurma oyunundan oldukça çok sonra bir zamana…
a-boyutundaki kağıtların bilirsiniz, bu a5, a4, a3, a2, a1, a0 sıra dizisinde en küçük olan a5tir ama inanın ben hayal bile edilemeyecek bir dünya kurmuştum bir gün bir a5 üzerinde…bir a0’ı ise hiç dolduramadım..boşlukların anlamsız santimetrekareleri, içinde bulunduğum odanın boş metrekareleriyle çarpılınca sanki dünyam daha da küçüldü, ondalık sayıların çarpıla çarpıla küçülmesi gibi, küçüldükçe küçüldü dünyam..ve ben yazamaz oldum…yazdığım cümleler sayfanın bir köşesine sindi kaldı..ama ne sinmek..şimdi o köşeler sayfanın kenarı aşınınca hepten okunmaz oldular…
Önceki sayfalardan kopya da çekemiyorum hiç..ne de önceki hayatlardan…belki de bu yüzden tüm bu acemilik ve de düşüşüm olur olmadık yerlerde köşelerden…belki de bu yüzden her sabah çöp kutularından toplamam bir önceki günün duygularını…
Aslında benim büyük hayallerim ama düz kağıda bir türlü düz yazamayan ellerim vardı..bir çizgili kağıt isterdim hep, altına koyayım da düzgün çıksın hayallerim…bir çizgili kağıt olsun da neyi nereye yazacağımı bileyim, ve belki de bir güzel yazı öğretmeni, neyi kaç satır aralıkla neyin altına yazacağımı söylesin…çizgili kağıt bulmak çok zor olmazdı ama ya o öğretmen…O öğretmen hiç bulunamadı..bugüne dek…bugün de eski sayfalardan daha yenilikçi bir yazı değil bu yazdığım…neyse..ne diyordum; şu a0 başarısızlığı hakkında; aslında söylenecek çok da bir şey yok, belki de suç a0 boyutunda çizgili kağıt üretmeyen sayın kağıt üreticilerinindir…belki de o bir türlü bulunamayan öğretmenin..ya da sadece ve sadece sıfır sayısının suçudur..adı üstünde sıfır, hangi hayalinizi hangi güzel sayınızı çarparsanız çarpın elde ne var ne yoksa alır götürür..hain sıfır…o koca –a- kağıdın üstünde binlerce matematik işlemleriyle dolmuş parantezi bir hamlede yerle bir eden sıfır..

02032007-40 Wattlık ampül

I.gün

40 wattlık bir ampul….eski ahşap bir masa…bir ampul ve bir masa, ve ahşap bir sandalye…ve dört duvar….Sorsalar sekiz kişi kalıyoruz diyeceğim neredeyse…ampul,masa,dört duvar ve ben…İki elin parmaklarını geçmediği sürece matematik işlemleriyle pek bir sorunum olmadı bugüne kadar…ama yine de sorduklarında yalnızım diyorum….yalnız ben…yalnız ben kalıyorum…1…parmak hesabı tutmuyor ya iste …Zaten ben hep yalnız kaldım bugüne kadar…”zaten ben hep yalnızdım düne kadar” demeyi istedim…ama diyemedim….

40 wattlık bir ampul ve sarı duvarlarım ,sandalyem, bir de ben…toplamda 7 ediyoruz artık, çünkü ben dün masayı attım. İnce halkalarında ahşabın, yıllardır yazdığım her bir cümle kazılıydı…ama ben onu attım…

4 ayaklı, tek ayağı topal, eski ahşap bir masaydı işte…Eskilerden hatırlamak istemediğim bir iki cümleyi ayağına sıkıştırmıştım, belki yeni yazdıklarım eğri büğrü olmaz diye…Nafile, işe yaramadı, çünkü o günden sonra da hep yamuk yazdım ben, hep eğri büğrü oldu harflerim ve anlamsız yazılarım…yine de çıkarmadım o eski iki cümleyi masanın tek ayağının altından..bir daha okumak istemiyordum…kim geçmişin eksik cümlelerini ve sonuna kondurulmuş üç noktaları okumak ister ki zaten…üç noktalar okunur mu derseniz…bilmem.

Ellerim ceplerimde, eskiden masamın durduğu o tozlu boşlukta dikildim bir süre…Yıllardır biriktirilmiş,noktalar, virgüller avuçlarıma doldu bir kez daha…Ceplerimden sapır supur dökülen tüm o virgüller,- bir zaman, bir gün-, bir aşkın , sevginin, mutluluğun yanına konmayıp cebe atılmış virgüller, ve de tüm o noktalar ve de tabi ki o üç noktalar , -bir zaman, bir gün-, -her zaman, her gün-, acının peşi sıra dizilmiş üç noktalar , bir kez daha hatırlattı…hayatın imla kılavuzu olsaydı, belki her şey çok daha farklı olabilirdi…ama olmuştu bir kere…şimdi ceplerimi yakan tüm o noktalar, virgüller, geçmişte yaşanmış ve de yaşanmamış bir çok şeyin hesabını tutmuştu sanki yıllarca, ve şimdi yıllar dolusu noktalama işaretim vardı , belki bundan sonra noktalamamak için bir çok şeyi…noktalamamak ve de “virgüllemek” için olanları…

Evet, dün masamı attım…sadece üstünden altına terfi edenler kaldı elimde…masanın üstünden alınıp altına atılmış tüm o yarını çöpe atma çabalarım…
Nedendir bilmem ama hiçbir zaman bir çöp kutum olmadı benim…sanırım gece çöpe attıklarımı sabah çöpten çıkarmak zorunda olacağım korkusundan..Edinemedim bir tane çöp kutusu…Belki de bu yüzdendir ki çöpe atacaklarımı da yazdım..yazdıkça yazdım ve de sonra terfi ettirdim…masanın altına…Ve şimdi olmayan bir masanın olmayan bir altında ve de haliyle alenen ortada bir yığın müsvette duruyor….vasiyetnamelerim… nam-ı diğer vaziyetiçöpeatma-namelerim…
Ve de günler dolusu vasiyet-namem var şimdi benim…hepsi imzasız…kimliği belirsiz vesikalar…her gece büyük bir hışımla yazıp, sabahında masanın altına terfi ettirdiğim vaziyet-nameler…Masamı atmadan evvel bu kadar gözüme batmıyorlardı, ama şimdi dayanamıyorum onları görmeye…Cebimde hayattan çaldığım tüm o noktalama işaretleri ve de gözümün önünde noktalama işaretleri çalınmış bir hayatın sözüm ona müsvetteleri, anlamsızca bakıyorum…sarı duvarlarıma…ve de sarı gölgeme bakıyorum..belki de benim gördüğüm sarı asla sizinki gibi değildi..ve de benim yaşadığım hayat başkasınca yaşanmadı, belki de hiç yaşanmadı…Tek bildiğim, olduğum gibi, olduğum halimle ve de sarı duvarlardaki sarı gölgemle sevdim onu ve de nefret ettim…Sonuna dek yaşamak isterken, günün birinde çıkıp gidebilme isteğiyle sarı gölgemi duvarlarımdan ve de var olan tüm duvarlardan silmek istedim.Bugüne dek yapamadım, bu bir gerçek…en azından gölgemin olduğu kadar….
Tanıdığım ben ,işte bu vasiyetnameler, bu 7 oda arkadaşı ve de içimdeki ben arasında gidip geldi yıllarca…. bir aynam olmadı, nedendir bilmem…Tanıdığım ben, ellerimde gizli bu yüzden.Elime kalemi aldığım anda bir cümle uzak oluyorum kendime ve de bir cümle yakın…başlıyorum yazmaya… “Ben……….”bir sürü ben cümlesi kuruyorum, olduğum ben oluyorum, olduğumu bildiğim ben, siz o “ben”i hiç tanımıyorsunuz…bense ellerimle tanıyorum..Bazen de dokunarak yüzümdeki her çizgiye.Tüm bildiğim bu.Tüm bildiğim ben…
Tnıdığım ben hakkında bildiğim bir diğer şey de “sen” arayışım.Tanıdığım ben, 6 oda arkadaşım( artık 5, masa gittiğine göre) hep tanıdık olmasını umduğumuz bir “sen” aradık zamanlar boyunca…belki çok kısa bir süre için aynı cümlelere özne veya nesne olabilmeyi istediğimiz bir “sen”..Ve de o “sen” i bekledik sarı duvarlar arasında, tanıdıktan sonra “ben”i……………………………………………bulamadık……………………………

Cümle kurmaktan vazgeçmedik ama, geleceği var sayılan bir diğer özne ya da nesnenin, ama daha çok öznenin, hayaliyle yazdık durduk…Koca bir kitap olurdu belki, masanın altına terfi etmeselerdi…koca bir boşluk oldular oysa ki…

II.gün

İçimdeki bu yalnızlıktan usandım sanırım, ve ellerim bugün tanıdığım “ben”i tanımakta zorlandı…Hayır, cümlelerle değil, bir kez daha gezindi parmaklarımın uçları yüzümdeki her çizgide ve de her vadide.Geçmiş zamanın, yaşanmış ve de yaşanmamışlığın kazındığı tüm o vadilerde gezindi parmaklarım, ve ilk kez acı verdi tüm o keskin, derin vadiler…Sanırım yaşlanıyorum…Sadece,içimdeki bu yalnızlıkla yaşlanmak istemiyorum.
Bugün, yüzümdeki her derin vadide eskiye öykündüm, ve küçüklük hikayelerimi söyledim kendi kendime, belki de çocukluk gerçekliklerimi…Maviler çizdim gözlerimin önüne,kırmızılar alabildiğine…Özlediğim tüm renkleri hatırladım, belki benim mavim, benim kırmızım asla sizinkiler gibi olmadı, belki de sadece yaşandıkları anın renkleriydiler, bir daha asla hatırlanmadılar.Şimdi tek gördüğüm renk sarı duvarlar, ve yine tek bildiğim dünya burda, aynı sarı duvarlar arasında…hep aynı…
Ben hep aynı sandalyede, gözleri uykulu aynı çocuğu oynuyorum, inkar ettiğim vadilerim var yüzümde, ama yazdığım cümlelerdeki ben oluyorum…çocuk ben…ve de yüzlerce rengim var uykulu gözlerimin önünde.Ben uyumuyorum.
Evet duvarlarım var,ve sandalyem,ve 40 wattlık ampulüm,ve de vardı bir masam.Ama hiç olmadı bir yatağım,kabuslarım oldu sadece…Görmemek için uyumadım ben de, uyumamak için yazdım, yazmak için yalnız kaldım, belki de yazdığım için,yalnız kaldıkça yalnız kaldığım için yazdım, ve artık usandığım için az önce sandalyemi attım.
Rahatsız bir sandalyeydi zaten çoğu zaman…Ya da ben rahatsızdım otururken, ya da o rahatsızdı üstünde ben otururken…kimbilir…Sırtımda bir acı kaldı sadece, bunca zaman yaslandığım varlığın yokluğundan şikayetçi bir acı…Sanki vadi vadi kanıyorum sırtımdan…vadi vadi akıyor yalnızlığım sırtımdan…
Evet, sandalyemi de attım ve kaldık 6 kişi, sırtımdaki ağırlıkla “ben”i iki kişiden de sayabiliriz tabi…Sanki oda boşaldıkça, daha doğrusu oda bile denemeyecek bu dört duvar, ben biraz daha az yalnız hissediyorum.Azalıyoruz, yalnızlığım da azalıyor, oysa bir “sen” yok cümlelerimde, sadece bir “sen” hayali var hala…

III.gün

Sandalyemi attım ya, yalnız kaldım soğuk döşemelerle ve de duvarlarla, ve bir o kadar da unuttum masa başındaki yalnızlığımı..
Soğuk döşeme üzerine oturdum, sandalyem yok, sadece sırtımda ince bir sızı…Unutmak için sırtımdaki yalnızlığı, dört duvarımdan birine yaslandım, boş olana..Diğerleri dolu mu derseniz, belki diye yanıtlayabilirim ancak.Benim için sergiledikleri doluluk belki asla sizin gördükleriniz olmayacak, ve belki benim gördüğüm çerçeveler de orada asılı değildir, ama benim hikayem böyle ve de bu dört duvar benim sahnem…
Üç bir yanı, bu dört duvarın, yaşanmışların, miş’li geçmiş zamana ve de aslen rivayete dayalı hayallerin ve yaşanacak var sayılanların çerçeveleriyle dolu.Sınırların belirlenmesiyle ilgili çok kolay bir oyun aslında tüm bu duvarlar,geçmişin, bugünün ve geleceğin duvarı var, bir de ölümün.Geçmişin duvarını yıkmak istemiyorsunuz, çünkü elinizde olanlar sadece o çerçevelerdeki yaşanmışlıklarla sınırlı.Bugünün duvarına dokunamıyorsunuz çünkü o da şu ana sahip ve tek şansınız onu yaşamak.Geleceğin duvarını da yıkamıyorsunuz , çünkü bu tüm kendinden kaçış planlarınızı yok edebilir, ne de olsa yazacağınız her cümle geleceğin duvarından bir çerçeve eksiletebileceği gibi yeni bir tane de ekleyebilir.Son olarak da ölümün duvarı var elimizde,onu yıkmayı göze alamıyoruz, ardında ne olduğunu bilmiyoruz, bildiğimizi sandığımız her şeyden korkuyoruz,bir yığın cesaretle bile ölümün duvarının ardına geçmeyi düşünemiyoruz, çünkü orası düşündüğümüz ve de bildiğimiz her şeyin ötesinde kalıyor. Ve işte bu da çıkışı olmayan bir sınırlar sistemi getiriyor, bu yüzden yalnızım derken içimden 8 kişi kaldığımızı geçiriyorum, ne de olsa içinde yaşadığım dünyada var olagelen yalnızlığım acı veriyor bana da ve küçük bir yalan söylüyor, küçük bir yalana inanıyorum.8 kişilik küçük sınırlarımda, adı başka hiçbir tarih kitabında geçmeyen küçük bir kahraman oluyorum, duvarların sahibi yalancı bir kahraman…

02032007-Parkeler ve Puzzlelar

Salondaki parkeleri sayıyordum az önce.Yeryüzündeki en basit puzzle parçaları olmalıydılar aslında, her biri eş ve yan yana gelmelerinde tek bir kural var, sırtlarını birbirine dayayarak V şeklinde sıralanacaklar: ve işte hepsi bu..İsterse yüz bin parça olsun yine de bir parkeci gelecek ve sabahtan akşama kadar çalışıp salonunuzun yerlerini olduğu gibi değiştirecek..Öte yandan salonunuzda, köşedeki kalorifer peteğinin üzerindeki mermer tezgahta durmakta olan 2500 parçalık puzzle ebedi bekleyişinin bilmem kaçıncı yılının bilmem kaçıncı gününde sadece bir kez açılmış ve saçılmış ve hemen ardından toplanmış olmanın verdiği kısa ömrün tekrarı hayaliyle duvara yaslanmaya devam edecektir..İşte o ikibin beşyüz parçalı puzzle’a kuzeydoğu-güneybatı doğrultusunda yerleşmiş yalnız bedenim iki parçalı evrensel puzzle’ını asla tamamlayamayacak olmanın hüznüyle turuncu kanepede ± 100 gr lık iç çekişleriyle oturmaktaydı parkeleri sayarken..Nasıl imrendim tekrarlanabilir matematiksel bir yanyana gelişleri olmasına..Ömrüm boyunca matematiksel birleşimlerden kaçınmış olan “ben” ilk kez basit bir formülün şu anda ve de tam şu günde ne kadar da güzel olabileceğini düşündü..İlk kez benliğim yenik düştü rasyonelliğe..keşke dedim içimden, parkelere bakarken, keşke sırtımı dayayabileceğim açısı hiç bozulmayacak, dünyama olduğundan fazla hiç girmeyecek ve de dünyamdan çıkmayacak biri olsaydı..belirlenen açıda ve hızda, belirlenen düzlemde, muhtemelen bir x-y koordinat sisteminde; z aksındaki sıçramalardan uzak, bir birliktelik olsaydı..biri bize kuzeydoğu-güneybatı doğrultusunda oturup yerimizde olmayı dileseydi dedim..Sadece bir kaç dakikalığına bile hayranlık duyduğum basitlik bir sonraki dakikalar dizisinde, geri verilmiş bir iç çekişin getirdiği -100 gr hafiflemeyle uçtu gitti aklımdan..ve ben seni düşündüm, adın ve soyadınla bile ifade edilemeyecek bir denklemin en korkunç bilinmeyeni..bir gün bir yerde bir parkeden çok daha komplike ve bir o kadar da uyumlu biri olacaksın biliyorum..ve bunu iyi ki biliyorum…