“gidiş” tam olarak hangi eylemle başlar…kapı örtülünce mi, otobüs terminalden ayrılırken mi, uçuş kapısına son çağrı yapıldığında mı yoksa…o son an nerdedir…ne zaman gitmiş olur yolcu kişi…yan apartman mı daha uzaktır, bir başka ülke mi..mesafeleri belirleyen nedir giden ile kalan arasındaki…aynı evden iki kişi karşılıklı apartmanlara taşınırlarsa bu artık komşuluğun bittiği anlamına mı geliyordur…karşılıklı apartmanların komşuluk derecesi
göğsünüzden sakındığınız kişi için kaç metre ile ölçülür…ya da kaç desibeldir, eskiden fısıldadığınızda sizi duyan kişiye erişmek için gerekli eşik, gün gelip fısıltı yetmediğinde..fısıldanacak yüzü yüzünüzde olmadığında…
“gidiş” tam olarak ne kadar sürer ya da…kaç günlük ya da aylık ya da ömürlük gidiş aslında tam da bir gidiştir…sende kalanlar, onda kalanlar varlığı meçhullükle bilinç arasında gidip gelen geçmişi “geçmiş gitmiş” olarak tanımlamaktan kurtarabilir mi?.. kaç kilo anıyla bir gidiş “kalıntı”larıyla da anılmaya başlanır…yoksa “gidiş” her şey gittiğinde mi başlar..eller, dudaklar, yüzler, saçlar,kokular,makarnalar, soğuk su akan musluklar, küçük kaselerde beyaz leblebiler, earl grey liptonlar, bir istanbul masalı, sinemadaki yan koltuklar, yine eller, yine yüzler ve dudaklar, uludağda karlar, doğumgününde çiçekler, telefonda mesajlar, ve hatta isimler, ellerinde baş harfler, ve yine o tanıdık kokular, bir bornoz iki hapşırık, yeni yıla benzeyen yeni yıllar, ve yine eller silinince mi başlar…
kapı örtülmüş, yorgan yalnız yüzüme örtülmüş ve apartmanlar dizilmiş ve hatta ülkeler dizilmiştir artık..dizilmeyen tek şey adımın ardına adıdır…o da silinmiş elime yüzüme bulaşmıştır..ben’den çoktan gidilmiştir….