Çekmeceler hızla açılıp kapanmaya başladı… “Az vaktimiz var!” diye bağırdı en alttaki, “Acele edin!” dedi.
Kırmızı şifonyer halısız ahşap parkeler üstünde tangır tungur sallanıyordu, kırmızı oje cd kutusu ile mücevher kutusunun arasındaki dar yerinden kurtulup parkeye doğru pikeye geçtiğinde.
“Shhhhhh” seslendi en alttaki, bir yandan kulakları camın ahşaptaki ekosundan rahatsız olmuş bir şekilde.
Ve o inanılmaz gürültü vagon vagon eşya yutmaya devam etti…
Hızını alamayıp arkadaki suntaya fena bindirdi ortadaki. Duvara doğru göbeklenmiş sunta kendisini iteleyen eşyalara sinirle baktı ve bir iki somunu yerinden oynadığında, ortanca işi biraz daha hafiften almaya karar vermişti bile. Onun görevi en zor olandı oysa ; -gün-ü topluyordu ve bu işlem kesinlikle bir takım üçler beşler ve ondalıklı sayılar ve de hatta kök sayılar gibi (birçok zor elemanı toplamaktan daha zor olmaya başlamıştı. “Bu kadar karmaşa; aman tanrım!” diye hayıflandı yarısı dışarıda kalmış turuncu bir kazağı ve onunla birlikte yok olan bir geceyi yutmaya çalışırken. Kendini gül ağacından yapılma Fransız tarzı oymaları saçlarından aşağı süzülen anneannesine benzetti; yine de kırmızı lamine kaplı ahşap ona yakışıyordu.
En alttaki yavaşça kapanıp sırtını suntaya dayadı. “Benim işim bitti” dedi, “dün de artık bizimle geliyor!”
“Onu daha yeni atmamış mıydı” diye şaşkınlıkla sordu en üstteki, “Evet, evet daha geçen hafta görmüştüm hepsini delikli kovaya gömerken.”
“Shhhhhhh! Sus yoksa delikli bizi duyacak. Ben gizlice çaldım her şeyi dün gece o uyurken, hihi!”,en alttaki kıkırdadı.
Ve hepsi birden ferforje başlıklı yataktan gelen gıcırtıyla irkildiler. Yatağın üzerinde yatan büyük kulaklı rüya görüyordu. Köpekler ne zamandır rüya görüyorlardı kim bilir.
Dağılan konsantrasyonları toparlandığında “Olamaz” dedi en üstteki, “kesinlikle o-la-maz! Ne yaptığının farkında mısın, benim ağzıma kadar dolu olmam gerekiyor; şu işe bak ki nefessiz kalmamın sebebi nedenmiş!”
“İki alt katımda dünün hikayeleriyle yaşayamam ben, onları çıkarmaya başlasan iyi edersin bence, ve şimdi başlasan bu çok daha iyi olur ve hatta iyiden de iyi olur.” Bu histeri krizi ona pahalıya patlamazdı umarım, endişeyle sırtını bombeli suntaya yasladı. Çok üzülecek diye düşündü, tatlı mandalina çok üzülecek.
Tatlı mandalina derlerdi ona kendi aralarında, odunca bir tabir işte… Birkaç ahşap parçasından daha güzel bir lakap çıkamazdı herhalde, turuncu saçlar ve çilleri düşününce.
“Uzanabiliyorsan uzan da çıkart her şeyi!”, meydan okudu en alttaki alayla. Kim görmüş en üst çekmecenin en alttakini yerinden oynattığını. Kim görmüş ayağına “dün” bağlı bir balon..iki kum torbasına değiştirilebilecek anılar mı bunlar!!…. (oysa öyle olmalılardı)…Gelecek bir hayatın umudu üst çekmecede uyurken en altta sadece uçmayı dengeleyecek kum torbaları olmalıydı..
Ortadaki sessiz kaldı…Taşınmak ne zor işti doğrusu…Ve bu sadece kımızı şifonyerdi, sadece başlangıç…
Monthly Archive for January, 2008
Bazı sabahlar vardır…nasıl geldiğini anlamadan bir anda geliverirler; tanımadık bir evde tanımadık bir yatakta ve tanımadık bir tende. İçinde uyandığınız kişinin bildiğiniz kendiniz olması olasılığı her geçen saniye azalmaktadır ki ilk kelime ağzınızdan çıkıncaya kadar şüpheniz asla geçmez. Anca o an; duyduğunuz sesin yıllardır tanıdığınız ses olduğuna kanaat getirdiğinizde bu tanınmadık ev, yatak ve ten tariflenirler. Ve sabah başlar… “bazı sabahlar”dandır işte bu sabahlar…
Bir hayali kurmak bazen yıllar alır…bazen ömürler…bir gece yatağınıza yatarsınız ve sabah kalktığınızda dört yaşamlık hatıranız varmış gibi gelir..
Sıkı sıkı kaparsınız gözlerinizi önceki geceden beri buruşuk nevresimler üzerinde…odaya sızan tek ışık antredeki kırmızı japon fenerinden gelmektedir ve yalnız bir uykunun en güzel yanı istediğiniz hayali kurabilecek olma özgürlüğünüzdür..kollarınızda olmayan kişinin hayali, pencerenizden baktığınızda görünmeyen sahilin hayali, içeriyi doldurmayan ılık bir rüzgarın hayali, içinde uyumadığınız ince askılı geceliğin hayali, ertesi sabah gerçekleşmeyecek uzun kahvaltının hayali, çıplak ayakla yürüyüp de karyolaya uzanan yolu koşarak aşmanın mutluluk vereceği bir sıcaklığın karyolada olma hayali…
Turuncu pijamalar, soğuk bir kış gecesi denizsiz bir şehir, boş bir yatak, sönen kaloriferler yüzünden yorganın dışarısının acı verircesine üşüttüğü kırmızı odanız, ertesi sabah ofiste alelacele yenecek poğaca ve karyolanın ayak ucunda ahşap parkeler üzerinde duran 43 numara erkek terliklerinin sizin 37 numara ayaklarınızla dolacak olması tüm bu hayallerin ömürlük yaşanmasında oldukça teşvik edici olmaktadırlar…ve her sabah bu değişik yaşamların ağırlığı, her geceye ait yüzlerce mutluluk yüzlerce hayalkırıklığının yüküyle uyanmanın sahte güzelliği her gece yeni bir hayali çekilir kılmaktadır…
Sıkı sıkı kaparsınız gözlerinizi, ta ki ışık sızmayıncaya ve gözlerinizi sıkmakta olduğunuzu bilmenizden ötürü uyku imkansız oluncaya kadar. Gözlerinizi ovuşturduğunuzda renkler ve kromalar birbirine karışır ya gözkapaklarınızın altında, işte aynı öyle başlar hayal, renklerin dikişini tutturamazsınız bir türlü. Kırmızı bir elbiseyle düşlersiniz kendinizi ama kırmızıyı düşleyemezsiniz; sıcak bir bedenle düşlersiniz kendinizi ama sıcaklığını düşleyemezsiniz. Sadece sabah uyandığınızda hayalinizi uzatma isteğinin midenizde bıraktığı o garip çocukluk salıncaklarından kalma bulantı benzeri duygu vardır. Bir gecelik ömrün verdiği haz artık hüzünlü bir sabahın deniz bulantısı gibidir. Denize yakın çocukluğunuzdan bildiğiniz deniz bulantısı on yedi dakika sürmekteyken bu sabah bulantısı sadece iki-üç dakika kadar sürmektedir; işte onu bile uzatmak mümkün değildir. Yalnız bazen, bazı şanslı ve tekil günlerde, gün ortasında hayalinizin bir karesi kayar aklınızdan ve deniz bulantısı bir iki dakikalığına da olsa alıkoyar midenizin üstündeki boşluğu. Ama işte o günler azdır ve denize yakın çocukluğunuzdaki on yedi dakika bile reel dünyada hatırladığınızdan az zaman işgal etmektedir artık…sizin asla yenilenmeyecek hatıralarınıza karşın, yenilenmiş motorlarıyla harem-eminönü arası arabalı vapuru dokuz dakika sürmektedir artık..hiç bir şey eskisi gibi değildir..ve arabalı vapurda dış güvertede dalgalara bakıp da düşsem ne olur acaba diye düşündüğünüz anlardan sadece saniyeler uzaklığındasınızdır, camdan aşağı denizsiz şehre bakarken..Çocukluğun güzelliği, walkmanim bozulmasın onu suya değdirmemem lazım diye düşündüğünüz anların naifliğindedir, ama denizsiz şehrin etekleri sizi ve eski walkmaninizin 0.2si büyüklüğündeki mp3 çalarınızı kaldırabilecek kuvvete sahip değildir denizli çocukluğunuz gibi…düşerseniz eteklerine gömülürsünüz…sırf bu yüzden bile sabah o deniz bulantısının eşsizliğini biliyor olmak güzeldir..ve atlamak imkansızdır..