Perdelerle duvarlanmış bir odada öğrendim nar çiçeği rengini ben. Floral desenli beyaz uzun bir tül perde bir duvarını örer, balkonu gözleyen küçük bir pencere bir duvarını deler, önü renklerle dolu bir ayna bir duvarını süsler, çok sevdiğim iki insan başını bir duvarına yaslardı o küçük odanın.
Ben boyumdan büyük fırfırlı bir gecelikle büyük gecelerde ve sıcak gündüzlerde bayılırdım o perde duvarlı odada pencereye yaslanmış yatağın üstünde oturmaya. Kendim de renkli bir çocuktum ama, o aynanın önündeki renkler beni mest ederdi. Rüya gibi bir kadındır aynanın ve sözü geçecek tüm renklerin sahibi, ve bana gecelerce masallar anlattı o odada, işte ondan öğrendim ben nar çiçeğini.
Perdeler eteklerindeki hikayelerden çekilemeyecek kadar ağır olduğunda, balkondan ve içine kapı açılmayan banyonun girişindeki prize tutunmuş turuncu lambadan renk sızardı odanın içine geceleri. Bir ‘perde duvar’ın neler taşıyabileceğini o zamanlar bilmezdim tabi, oysa şimdi 40 cm perdelerle taşıtamadığım hayallerim o zamanlar incecik bir tülde birikir dururdu…ve ağır olurdu işte o perde, kapatıp uyuyamazdınız, hayalleriniz odanın iki yanına süpürülmüş, kornişlerle bildiğiniz en tatlı gökyüzüne tutturulmuş, üşümeyesiniz diye bir yudum rüzgarın sızmadığı tatlı havasında çok tanıdık uyku sesleri asılıyken uyurdunuz. Ne karanlık, ne sessizlik, ne renksizlik, ne soğuk olmazdı işte…
Siz dinlediğiniz masalın ağacını dağını çizerken perdelere, uyku seslerinin sahipleri duymazdı hiç. Ya da mutfak yolunda parmak ucunda ilerlerken yanınızda dans eden perdeler kimseyi uyandırmazdı , ta ki güneşe kadar…
Güneş şimşirlerin üstünde elbise kurutacak ısıya geldiğinde balkonu gözleyen pencere odayı sıcacık renklere boyardı ve fırfırların içinde, aynanın önündeki renkleri karıştırırdım ben. Hiç yüzümü gözümü boyamak istemedim o renklerle, ama sahiplendim onları içten içe,ve hatta gündüz sesleriyle benim büyümeye öykündüğümü düşünenleri şaşırttım elimdeki renge ışığın farklı yüzlerinde bakarken. Bana masallar anlatan kadın geldi yanıma oturdu, ve elimi ona uzatıp ‘kırmızı’ dediğimde düzeltti beni ‘narçiçeği’ diye.
O gün ondan öğrendim nar çiçeğini,ve büyüdüm beklendiği gibi, dudağıma sürdüm, ellerime ayaklarıma serpiştirdim, kanadım, açtım nar çiçeği. Çiçeğin kendisini görmedim hiç, ama rengini miras gibi saklıyorum. Kapkaranlık , masalsız perdelerle ve renksiz uyumayı da sevmedim ben hiç zaten, sevdiğime söz verdirdim hep, ‘n’olur mutfağın ışığını açık bırak’ diye…şimdi bu denizli şehirde geceler biraz karanlık, pek dağlarım, ağaçlarım da yok perdelerimde, ama mutfaktaki prize nar çiçeğini taktım o sızıyor hafif uykuma…yine de sevdiğim; ‘n’olur beni ışıksız bırakma’….