Archive for the 'the casual pessimist' Category

040611- kiriş:ilk sözcük

Sokakları kahve kokan bir evi vardı…kollarını açtığında sokağın iki duvarını tutamayacak kadar küçülmek isterdi bazen..bu nedenle venedik sokaklarının evindeki koridorlardaki tezahürüyle pek de barışık değildi..ne de turuncu-bej ve soluk kırmızılarla dolu eski amerikan reklamlarına benzeyen iç-sesinden memnundu aslında…birkaç elli saniyelerce yeşil ışık beklerken, kasa üç’ün önünde sıra beklerken, iki seçimden oluşan siparişini verdiği kahveyi beklerken içerlerde bir yerlerde Frank, Ella, Dinah ve daha bir çoğu arka plan müziğini yaparlardı…”içimdeki ses nasıl oluyor da tüm renklerimin satürasyonunu yüzde yetmişlere çekebiliyor” diye hayret ederdi bir de…deli kız…üstüne aldığı renklerle içerdeki hüzünü gizlemeye çalıştı durdu bu yüzden yıllar boyunca…pembenin,kırmızının, yeşilin en’lerini giydi hep..incecik topuklarla kırılganlığını gizledi, saçlarından 80’lerde doğmuş turuncuyu hiç çıkarmadı, ve bir eldiveni olsaydı şimdi kesin Gilda’nın bileklerinden sıyırdığı gibi uzun ve zarif olurdu.. Ama O’nun ellerinden sıyrılmak düşündüğünden daha haşin olmuştu..koca bir kışı eldivensiz geçirmişti bu yüzden…ve eğer bir ağaç olsaydı kalbi ,bu yılki halkası gözle görülmeyecek boyutta olurdu…eldivensizlik-soğuk ve yağışsız kış yüzünden…

Sokakları paylaştıkça genişleyen bir evi vardı…az miktarda “çok sevdiği”yle fransız chansonlarının türkçe aranjmanlarını söyleyerek büyüttü o sokakları…benim bütün rüyalarım seninle eşliğinde beyaza boyanmış, özenle hayal edilmiş ferforje aplikler sarı ışıkla sulardı koridorun iki yanına yerleşmiş çiçek yüzlü sevilenleri..”sevilen” derdi her birine evine gelenlerin…sarı ışıkla beraber temadan bağımsız bir romantikliğe bürünen yüzleriyle, tüm “sevilen”ler o koridorun taşıyıcısıydı aslında… üstüne zaman sıvanmış koridorlar sevilenlerle ayakta kaldı yıllarca, boyasız,süssüz, oldukları gibi…bu yüzdendir ki mahal listesinde asla sıva+boya diye pozlanmadı bu koridorlar …sevilenlerden yapıldılar, ve tabiri doğruysa eğer; zamanlandılar…an geldi on yıllık bir sıva döküldü ve bir fırtına on yıllık bir sevilenle durdu..an geldi 6 aylık bir sıva seramik zeminde hepi topu iki karelik gözyaşlarını küçücük bir kumsalla örttü…taşıyıcılardan dökülen kumlarla tüm selleri atlattı bu sokaklar, bugünse hümeyra’nın sessiz gemisi eşliğinde venedik sokaklarına dönmüşler; dar,sonu çıkmaz mı değil mi bilinmeyen ve yanları, arkaları, kenarları ıslak sokaklar…

Sokakları sağlı sollu sıralanmış odalarla uzayan bir evi vardı…her birinin mimarisi eşsiz duyugücünün bir eseriydi…hüzünle inşa edilmiş nişleri olan odalar vardı mesela, ve de küçük pencereli odalar ve hatta penceresiz odalar içine kaçmaktan çekindiği…her birine ayrı bir kirişin altından yürüyerek,koşarak,susarak, çoğu zaman hiç tereddüt etmeden girdi…ve odanın nişleri,pencereleri, varsa renkleri kaybolmaya başladığı anda kirişinin altına sığındı, belki sokağına kaçmadan onu tutabilecek kadar güçlü olurdu bu sefer…olmadı gitti… eşsiz bildiği kirişler her seferinde odanın eşiğini örttüler…ve o her moloz yığının yanından yürürken kendi depreminden kendini koruyabilecek güçte bir kiriş aramaya devam etti…
Deprem anında kiriş’in altında durmayı kimden öğrendiğini sorarsanız, ona masallar anlatan bir kadındır. Kirişlerin oda kapılarına, hol girişlerine ve insanı bildiğimiz dünyadan iç dünyaya geçiren eşiklere saklandığını ise mimar olmaya çalışırken öğrendi…

Çok yazdı yıllarca, çok çizdi ama kalbinin yatay kesitinde planladığı geniş halka için, yağacak yağmurlara dayanacak, odasının eşiğinden geçecek ve içeri döşenecek nice duygulara engel olmayacak ters kiriş henüz bildiğimiz sözlüklere geçmedi…ama yeni bir sözlüğün ilk kelimesi oldu…

Kiriş (tdk/türk dil kurumu): Dört köşe kalın keresteden, demirden veya betonarmeden yapılmışyatay destek parçası
Kiriş (ddk/duygusal dil kurumu): bildiğimiz dünya ile iç dünyamız arasındaki eşikte, olası bir duygusal deprem anında arada kalan duvarın iki dünya arasındaki tüm iletişimi kesecek şekilde yıkılmasını önleyecek, eşikteyken güvende ve kendiniz gibi hissetmenizi sağlayacak , bilinen ölçütlerden bağımsız, sizin eşiğinize göre şekillenmiş “sevilen”

280511-bir rengin hikayesi:nar çiçeği

Perdelerle duvarlanmış bir odada öğrendim nar çiçeği rengini ben. Floral desenli beyaz uzun bir tül perde bir duvarını örer, balkonu gözleyen küçük bir pencere bir duvarını deler, önü renklerle dolu bir ayna bir duvarını süsler, çok sevdiğim iki insan başını bir duvarına yaslardı o küçük odanın.
Ben boyumdan büyük fırfırlı bir gecelikle büyük gecelerde ve sıcak gündüzlerde bayılırdım o perde duvarlı odada pencereye yaslanmış yatağın üstünde oturmaya. Kendim de renkli bir çocuktum ama, o aynanın önündeki renkler beni mest ederdi. Rüya gibi bir kadındır aynanın ve sözü geçecek tüm renklerin sahibi, ve bana gecelerce masallar anlattı o odada, işte ondan öğrendim ben nar çiçeğini.
Perdeler eteklerindeki hikayelerden çekilemeyecek kadar ağır olduğunda, balkondan ve içine kapı açılmayan banyonun girişindeki prize tutunmuş turuncu lambadan renk sızardı odanın içine geceleri. Bir ‘perde duvar’ın neler taşıyabileceğini o zamanlar bilmezdim tabi, oysa şimdi 40 cm perdelerle taşıtamadığım hayallerim o zamanlar incecik bir tülde birikir dururdu…ve ağır olurdu işte o perde, kapatıp uyuyamazdınız, hayalleriniz odanın iki yanına süpürülmüş, kornişlerle bildiğiniz en tatlı gökyüzüne tutturulmuş, üşümeyesiniz diye bir yudum rüzgarın sızmadığı tatlı havasında çok tanıdık uyku sesleri asılıyken uyurdunuz. Ne karanlık, ne sessizlik, ne renksizlik, ne soğuk olmazdı işte…
Siz dinlediğiniz masalın ağacını dağını çizerken perdelere, uyku seslerinin sahipleri duymazdı hiç. Ya da mutfak yolunda parmak ucunda ilerlerken yanınızda dans eden perdeler kimseyi uyandırmazdı , ta ki güneşe kadar…
Güneş şimşirlerin üstünde elbise kurutacak ısıya geldiğinde balkonu gözleyen pencere odayı sıcacık renklere boyardı ve fırfırların içinde, aynanın önündeki renkleri karıştırırdım ben. Hiç yüzümü gözümü boyamak istemedim o renklerle, ama sahiplendim onları içten içe,ve hatta gündüz sesleriyle benim büyümeye öykündüğümü düşünenleri şaşırttım elimdeki renge ışığın farklı yüzlerinde bakarken. Bana masallar anlatan kadın geldi yanıma oturdu, ve elimi ona uzatıp ‘kırmızı’ dediğimde düzeltti beni ‘narçiçeği’ diye.
O gün ondan öğrendim nar çiçeğini,ve büyüdüm beklendiği gibi, dudağıma sürdüm, ellerime ayaklarıma serpiştirdim, kanadım, açtım nar çiçeği. Çiçeğin kendisini görmedim hiç, ama rengini miras gibi saklıyorum. Kapkaranlık , masalsız perdelerle ve renksiz uyumayı da sevmedim ben hiç zaten, sevdiğime söz verdirdim hep, ‘n’olur mutfağın ışığını açık bırak’ diye…şimdi bu denizli şehirde geceler biraz karanlık, pek dağlarım, ağaçlarım da yok perdelerimde, ama mutfaktaki prize nar çiçeğini taktım o sızıyor hafif uykuma…yine de sevdiğim; ‘n’olur beni ışıksız bırakma’….

170510-denizli güneşsiz bir şehir

denizsiz bir sehirden kalkip ayaklarınızı suya soktuğunuz bir sabah, denizsiz şehrinizde bıraktığınız güneşten ne kadar uzak olduğunuzu anlayamazsınız…evvelki akşam ayaklarınıza baharı getirmiş kırmızı ojeler yeşilimsi mavi suyun altinda küçük çiçekler gibi yeşillenirken, uzun bir kumsalın eşiğinden düşme korkusuyla karşı karşıya kalırsınız bir an… suyun altindaki küçük çiçek bahçesinin ucunda kabarık gri tütüsüyle bekleyen bir balerin gibi dengeye dair hesaplar yapmaya başlarsınız…düş-seniz ne kadar derine gidersiniz, ona ne kadar eğilseniz deniz sizi alir götürür ve de etrafınıza ördüğünüz betondan tütü kac dakikada dibe oturtur içinde hapsolmuş bedeni…kollarınızı dışınızdaki balerine yakışır biçimde başınızın üstünde zarif bir elips yapacak şekilde birleştirirsiniz, rüzgar elipsinizin içinden geçip giderken matematiğe küfredip, isyan eden ayak parmaklarınıza güzel bir piroutte hediye edersiniz…küçükken annenizin sizi bale kursuna göndermemiş olmasina hayıflanıp durduğunuz bunca yıldan sonra, fame-save the last dance-dirty dancing üçlemesinden cok umutsuz bir anda bedeninizi 360 derece döndürebilmeyi öğrenmiş olmanıza hayret edersiniz.. resitali yarıda bırakıp saçınıza yuva yapmış altın kum taneleriyle güneşli şehrinize dönersiniz… şofbeni yakıp bir avuç şampuanla yıkarsınız koca bir denizi, baharı getirmiş ayak parmaklarınızın etrafında küçük bir altın kumsal bırakıp mavi bornozunuzun içinde güneş saçlı kız olursunuz yine…

080510-Eve yolculuk; annem için…

Kimileri otobüse biner, kimileri uçağa, kimileri minibüse, kimileri de tabana kuvvet arşınlar sokakları…herkesin ayrıdır eve gidişi, benimki ayrı…ben penceremin önüne otururum, iki bardak meyve çayını penceremin önüne koyarım, biri şekersiz biri iki tane tatlandırıcılı, bir yudumda 330 km yol katederim ve eve gelirim…dorothy gibi kırmızı ayakkabılarım yok, ona benzer bir hikayem de yok doğrusu, ben evinin kapısından hayatının 1/3ünde ayağında makosenler ve dizinin altında biten eteğiyle çıkmış ve şimdi topuk boyu 11 cm’e yükselirken evinin kapısından sığamayacak kadar büyümüş bir “şeyler diyarında ben’im” sadece. Odalarım var bol bol ve boş boş ve de bir canım var işte, fazlası belki bir kanepe belki bir çift perde. Giriş kapısının önünde durup bakıyorum bu ayakkabılarla ben ne kadar da büyüğüm öyle diye. Yıllarını doldurmuş kırmızı terliklerimi giydiğimdeyse ,bir akşam, bir evyenin üzerine oturmuş ısrarla biriktirdiği herşeyi ağlamaya çalışan bir kız çocuğuyken annemden öğrendiğim bu formülü sık sık kullanıyorum.
Bir bardak kendim için çay koyuyorum bir bardak annem için;
Annemin yanında ağlayamadığım zamanları, onunla alışverişe çıkamadığım zamanları, beraber yemek yapamadığımız zamanları, bir kazağının kokusunu çalıp dolabıma sakladığım zamanları, gizlice mutfaktan birer çikolata yürütemediğimiz zamanları, karşılıklı kafa çekemediğimiz zamanları, kapı zilini çalıp annemle karşılaşamadığım zamanları topluyorum. Özellikle kapı zilini çalma lüksünü çok özlüyorum…bazen cebimdeki anahtarlıklar o kadar ağır geliyor ki kaybetmek istiyorum bu çilingir ziyafetini…bir yudum daha çay alıyorum;
Annesinin kuzusu olamadığım zamanlara, onun için babamın çoraplarını yerden toplayamadığım zamanlara, sürpriz yapıp kahvaltı hazırlayamadığım sabahlara, sabah yürüyüşüne katılamadığım zamanlara, en alt kattaki fırında pide sırasına girip eve sıcak pide yetiştirmediğim zamanlara, saçımı nasıl kestirsem diye başının etini yiyemediğim zamanlara kızıyorum. Kızmakla kalmıyorum ya aslında bir de hayıflanıyorum, toplaya toplaya bırakın ceplere, çuvallara sığamayacak keşkelerim ayağıma demir çapa gibi bağlanmış bu denizsiz şehire demirlemiş kalmışım bir de ona sinirleniyorum…sonra bir yudum daha çay alıyorum;
Odamdayım minicik havlular içinde minicik çıplak ayaklarla annemin kaloriferin üstünde ısıttığı fanilayı getirmesini bekliyorum, mutfaktayım sahura kalkmışız kalorifer yanmadığı için annem minifırınla ısıtmış küçük mutfağımızı, annemlerin odasındayım beraber yazlıkları indiriyoruz hurçlar içinde dolabın tepesinden, salondayım Cuma olmuş okuldan gelmişim masada en sevdiğim yemekler ve en sevdiklerim, sonra banyodayım ama çok çok eski evimizde, çamaşır makinesinin üstündeki yazıyı okuyorum “lütfen makinanızı bu kapağın altından tutarak kaldırmayın” yeni öğrenmişim anneme tekrarlıyorum…bu son yudum boğazımı, genzimi ve sol yanımı ciddi bir şekilde yakarken içinde yaşadığım odalar birliğinin banyosundaki yirmi yıl daha yeni çamaşır makinesinin yirmi yıllık yazısını hatırlıyorum, şimdi bende olan minifırına aile yadigarıymış gibi bakıyorum, gülümsüyor muyum, bilmiyorum…ve bir yudum daha çay alıyorum;
Meyve çayları anne gibi kokar mı?kokar.
Yirmi yıllık uzaklık iki bardak çayla kısalır mi?kısalır.
Çalınan bir kazaktaki anne kokusu ne kadar süreyle kalır?yaklaşık 2 hafta, sonra dolaptaki (hayattaki)diğer kokularla karışır.
Çok yalnızım anne diye sadece filmlerdeki ıssız adamlar mı ağlar? Hayır.
Tüm ölçekleri bilmenize rağmen yaptığınız annenizin pilavı annenizin pilavı gibi olur mu?olmaz.
Kalorifer üstündeki fanila sizi eskisi kadar ısıtır mı? Isıtır.
Kalorifer üstünde fanilanız var mıdır? yoktur.
peki;
Yeniden bir çift makosen giyseniz o evin kapısından sığar mısınız?sığamazsınız.
Ama annenizin evde olduğunu bilmek yetmez mi.

about the casual pessimist

biriken yazılarım…üstüne ekleyeceğim…

170809-Yirmi Yıl

Gecenin bir yarısı uyku tutmaz işte ..uykunun içine gömülüp her şeyi unutmak istersiniz..hatırlayabildiğiniz en güzel şey yirmi yıl öncesine aittir..anneannenizin hediye ettiği aşk merdiveni..bir şeye sahip olmak güzeldir..özellikle de içinde aşk olan bir şeye..çiçek bakımından hiç anlamamanıza rağmen, deli gibi sahiplenirsiniz onu, 9 yaşında bir çocuk aşktan ne bekleyebilirse beklersiniz..
Beklemenin yirminci yılı sona ererken bitki bakımında hiç de başarılı olmadığınızı bildiğinizden camın kenarında, elinizin ucunda can veren çiçekleri hatırlamamaya çalışırsınız..şarkıların hepsi hüzünlüdür, sözlerin hepsi boşlukta sallanıp düşmektedir, gece uyuyamayıp da yutkuna yutkuna ağladığınızda yaşlar da o sözcükler gibi hiçbir yere tutunmadan düşecektir…gece tüm gözyaşlarınızı içine gömecek sizse kendinizi ertesi sabahın hayaline gömüp uyumaya çalışacaksınızdır..
Tek başınalık böyle bir şeydir işte..yirmi yıllık yalnızlık yüz yıl gibi gelmektedir artık ve sanki bir şeylerin sonuna gelinmiştir..ya yalnızlığın ya da sizin için yazılmış rakamların…
Aynı şarkı dördüncü kez çalarken..bilirsiniz..geç kalmış özgenin yeri..bir pencere pervazı ardında bir kadın geç kalmış hayatı bekler..
Özge beklemekte kim gelecekse
Zor ….kaybolmuş bir hayatsa bu akan
Boş kalmış bir öykü….Geç kalmış bir kadın
Ürkek.aklı yüklü kadınlığı daha dündü
Belki zamansızlıktan ya da tek kalmışlıktan öyle yabancılaşmış unutmuş yaşamayı…

03042009-Tavanlarda yalnız gezen balonlar

Annemlerle bir düğünden geliyoruz..balon almışım, uçan balon..bileğime bağlamışlar minicik bir halka olmuş, küçükmüş bileğim,küçücük…beyaz ipin ucunda mor balon etrafındaki helezonik siyah çizgileriyle sırıtırken yüzümde daha da büyük bir gülümsemeyle salona koşuyorum..
Upuzun perdelerimiz var,bordo, kayboluyorum içlerinde..bir tek balon kalıyor yeryüzünde..kıkırdıyorum bir yandan, bulunma isteğiyle…babam gelsin seslensin, balonu görüyorum ama küçük kızım ve küçük bilekleri o balona tutunmuş değil, nerde benim küçük kızım desin…ben kıkırdayayım, babam daha yüksek sesle bu kez adımı söylesin gıdıklar gibi beni..
Minicik ellerimi ağzıma götürüyorum çok ses çıkarmayayım diye…hoop balon bileğimden kurtuluyor..
Babam perdeyi aralamadan ben yeryüzüne çıkıyorum..bordo perdenin önünde turuncu bir kafa…tavanda yalnız gezen balonum..yan dönmüş bir de hain, nispet yapar gibi salına salına ilerliyor tavanda küçücük bir daire içinde…
Beyaz tavanımız, beyaz duvarlar, mor balonum..nöbetçiyim ben bu gece inmesini bekleyeceğim..
Minicik bileklerime tutturulmuş minicik ellerim yüzümün iki yanında, ve yine iki yanında yüzümün hiç de minicik olmayan kulaklarım..ve hatta kulaklarımın arasında yüzüm demeliyim belki de…
Elbiseyi çıkarmışım üstümden, külotlu çorabımla oturuyorum..bana ne giymem pijamalarımı o inmeden…gelecek diye bekliyorum, babam da demiyor ben uzanayım da sana vereyim diye..ben istemiyorum zaten..kendisi gelsin…
Söndü pis..
Bileğime bakıyorum büyümüş sanki, duvarlar sarı, tavan yine beyaz, kulaklarım aynı boyutta, ellerim büyümüş ama balonum yine kaçtı…iner mi..inmez…tecrübeyle sabit…indiğinde başka biri olarak inecek, başka bir şey olarak…
Tavanlarda yalnız gezen balonlar üstüne bir şarkı yazılmalı…bileğime bakıyorum büyümüş, ellerim büyümüş, yüzüm büyümüş, elimden kaçan da onlarla birlikte büyümüş…tavan çok uzakta şimdi..en yakın bildiğim sığınak perde ama o da ikea’dan ve pek bir boyutsuz…modern tasarımların “shortcoming”leri oluyor tabi ki..yardım istemeyeceğim birisi de yok yanımda..varlığı bile yok bırak elini…bana yine yorgan düşer bugünlerde…gördüğüm tek tavan çiçekli nevresim olur…tavanlarda yalnız gezen balonlar bu yorgan altında sizin kadar yalnızım…

17022008-Güneş Saçlı Kız

Benim bu sakin halimde ne buldun dedi küçük kız..
Üzgünlüğümde, yalnızlığımda, suskun suskun gülüşlerimde ne buldun..
Bir el sallayıncaya kadar akıp geçen gidişimde ne buldun..

Ben nerde bulucam onu diye sorup durduğum bunca zamana inat sen ne buldun bende..
Diye sordu küçük kız..
Ben kendi kendime yalnızlanıyordum, sessizleniyordum ve bu yağmurlu günlerde bir hayli yağmurlanıyordum..dedi
Güneşli günlerin insanısın sen, ne buldun bu sakinliğimde dedi..
Şemsiyem yok kalbimden başka seni altına alıp koruyacağım dedi..

Saçlarım güneş gibi ama benim güneşim aldatır dedi
Ellerim çocuk gibi ama çok üşüdüm dedi, tutma üşür ellerin…

Gözlerimde bir sen görürsün ama inanma benim gözlüklerim var evde dedi…
Tam ensemdeki çukura dokun, canım varmış gibi sıcak gelecek ama ben bir anda donup kalırım ısın yayılmaya başladığında bedenime dedi..

Parmağını usulca göğüslerimin arasından kaydır pürüzsüz tenimde ama bil ki içimde bir kiraz ağacının dalları var dedi..
İstersen bir köşeye koyup uyut beni ister öperek büyüt beni dedi..
Ama gerçek olan tek şey kiraz ağacı…bir gün sırtında bir kiraz ağacıyla uyanmak istemiyorsan bu çiçekçilik oyununu bırak dedi..

Benim bu sakin halimde ne buldun dedi küçük kız…
Umarım bulduğunu kaybetmezsin dedi sonra ama ya bir fısıltı kadar büyüktü ya da bir soluk kadar bu söylediği..
Devam etti sonra; Belki bulduğunu kaybetmesi duyduğunu kaybetmesinden daha uzun sürer bu kez…

21012008-Kırmızı Şifonyer

Çekmeceler hızla açılıp kapanmaya başladı… “Az vaktimiz var!” diye bağırdı en alttaki, “Acele edin!” dedi.
Kırmızı şifonyer halısız ahşap parkeler üstünde tangır tungur sallanıyordu, kırmızı oje cd kutusu ile mücevher kutusunun arasındaki dar yerinden kurtulup parkeye doğru pikeye geçtiğinde.
“Shhhhhh” seslendi en alttaki, bir yandan kulakları camın ahşaptaki ekosundan rahatsız olmuş bir şekilde.
Ve o inanılmaz gürültü vagon vagon eşya yutmaya devam etti…
Hızını alamayıp arkadaki suntaya fena bindirdi ortadaki. Duvara doğru göbeklenmiş sunta kendisini iteleyen eşyalara sinirle baktı ve bir iki somunu yerinden oynadığında, ortanca işi biraz daha hafiften almaya karar vermişti bile. Onun görevi en zor olandı oysa ; -gün-ü topluyordu ve bu işlem kesinlikle bir takım üçler beşler ve ondalıklı sayılar ve de hatta kök sayılar gibi (birçok zor elemanı toplamaktan daha zor olmaya başlamıştı. “Bu kadar karmaşa; aman tanrım!” diye hayıflandı yarısı dışarıda kalmış turuncu bir kazağı ve onunla birlikte yok olan bir geceyi yutmaya çalışırken. Kendini gül ağacından yapılma Fransız tarzı oymaları saçlarından aşağı süzülen anneannesine benzetti; yine de kırmızı lamine kaplı ahşap ona yakışıyordu.
En alttaki yavaşça kapanıp sırtını suntaya dayadı. “Benim işim bitti” dedi, “dün de artık bizimle geliyor!”
“Onu daha yeni atmamış mıydı” diye şaşkınlıkla sordu en üstteki, “Evet, evet daha geçen hafta görmüştüm hepsini delikli kovaya gömerken.”
“Shhhhhhh! Sus yoksa delikli bizi duyacak. Ben gizlice çaldım her şeyi dün gece o uyurken, hihi!”,en alttaki kıkırdadı.
Ve hepsi birden ferforje başlıklı yataktan gelen gıcırtıyla irkildiler. Yatağın üzerinde yatan büyük kulaklı rüya görüyordu. Köpekler ne zamandır rüya görüyorlardı kim bilir.
Dağılan konsantrasyonları toparlandığında “Olamaz” dedi en üstteki, “kesinlikle o-la-maz! Ne yaptığının farkında mısın, benim ağzıma kadar dolu olmam gerekiyor; şu işe bak ki nefessiz kalmamın sebebi nedenmiş!”
“İki alt katımda dünün hikayeleriyle yaşayamam ben, onları çıkarmaya başlasan iyi edersin bence, ve şimdi başlasan bu çok daha iyi olur ve hatta iyiden de iyi olur.” Bu histeri krizi ona pahalıya patlamazdı umarım, endişeyle sırtını bombeli suntaya yasladı. Çok üzülecek diye düşündü, tatlı mandalina çok üzülecek.
Tatlı mandalina derlerdi ona kendi aralarında, odunca bir tabir işte… Birkaç ahşap parçasından daha güzel bir lakap çıkamazdı herhalde, turuncu saçlar ve çilleri düşününce.
“Uzanabiliyorsan uzan da çıkart her şeyi!”, meydan okudu en alttaki alayla. Kim görmüş en üst çekmecenin en alttakini yerinden oynattığını. Kim görmüş ayağına “dün” bağlı bir balon..iki kum torbasına değiştirilebilecek anılar mı bunlar!!…. (oysa öyle olmalılardı)…Gelecek bir hayatın umudu üst çekmecede uyurken en altta sadece uçmayı dengeleyecek kum torbaları olmalıydı..
Ortadaki sessiz kaldı…Taşınmak ne zor işti doğrusu…Ve bu sadece kımızı şifonyerdi, sadece başlangıç…

12012008-Bazı Sabahlar

Bazı sabahlar vardır…nasıl geldiğini anlamadan bir anda geliverirler; tanımadık bir evde tanımadık bir yatakta ve tanımadık bir tende. İçinde uyandığınız kişinin bildiğiniz kendiniz olması olasılığı her geçen saniye azalmaktadır ki ilk kelime ağzınızdan çıkıncaya kadar şüpheniz asla geçmez. Anca o an; duyduğunuz sesin yıllardır tanıdığınız ses olduğuna kanaat getirdiğinizde bu tanınmadık ev, yatak ve ten tariflenirler. Ve sabah başlar… “bazı sabahlar”dandır işte bu sabahlar…