Archive for the 'the casual pessimist' Category

Page 2 of 4

02012008-Denizli çocukluk; EMINÖNÜ-HAREM

Bir hayali kurmak bazen yıllar alır…bazen ömürler…bir gece yatağınıza yatarsınız ve sabah kalktığınızda dört yaşamlık hatıranız varmış gibi gelir..
Sıkı sıkı kaparsınız gözlerinizi önceki geceden beri buruşuk nevresimler üzerinde…odaya sızan tek ışık antredeki kırmızı japon fenerinden gelmektedir ve yalnız bir uykunun en güzel yanı istediğiniz hayali kurabilecek olma özgürlüğünüzdür..kollarınızda olmayan kişinin hayali, pencerenizden baktığınızda görünmeyen sahilin hayali, içeriyi doldurmayan ılık bir rüzgarın hayali, içinde uyumadığınız ince askılı geceliğin hayali, ertesi sabah gerçekleşmeyecek uzun kahvaltının hayali, çıplak ayakla yürüyüp de karyolaya uzanan yolu koşarak aşmanın mutluluk vereceği bir sıcaklığın karyolada olma hayali…

Turuncu pijamalar, soğuk bir kış gecesi denizsiz bir şehir, boş bir yatak, sönen kaloriferler yüzünden yorganın dışarısının acı verircesine üşüttüğü kırmızı odanız, ertesi sabah ofiste alelacele yenecek poğaca ve karyolanın ayak ucunda ahşap parkeler üzerinde duran 43 numara erkek terliklerinin sizin 37 numara ayaklarınızla dolacak olması tüm bu hayallerin ömürlük yaşanmasında oldukça teşvik edici olmaktadırlar…ve her sabah bu değişik yaşamların ağırlığı, her geceye ait yüzlerce mutluluk yüzlerce hayalkırıklığının yüküyle uyanmanın sahte güzelliği her gece yeni bir hayali çekilir kılmaktadır…

Sıkı sıkı kaparsınız gözlerinizi, ta ki ışık sızmayıncaya ve gözlerinizi sıkmakta olduğunuzu bilmenizden ötürü uyku imkansız oluncaya kadar. Gözlerinizi ovuşturduğunuzda renkler ve kromalar birbirine karışır ya gözkapaklarınızın altında, işte aynı öyle başlar hayal, renklerin dikişini tutturamazsınız bir türlü. Kırmızı bir elbiseyle düşlersiniz kendinizi ama kırmızıyı düşleyemezsiniz; sıcak bir bedenle düşlersiniz kendinizi ama sıcaklığını düşleyemezsiniz. Sadece sabah uyandığınızda hayalinizi uzatma isteğinin midenizde bıraktığı o garip çocukluk salıncaklarından kalma bulantı benzeri duygu vardır. Bir gecelik ömrün verdiği haz artık hüzünlü bir sabahın deniz bulantısı gibidir. Denize yakın çocukluğunuzdan bildiğiniz deniz bulantısı on yedi dakika sürmekteyken bu sabah bulantısı sadece iki-üç dakika kadar sürmektedir; işte onu bile uzatmak mümkün değildir. Yalnız bazen, bazı şanslı ve tekil günlerde, gün ortasında hayalinizin bir karesi kayar aklınızdan ve deniz bulantısı bir iki dakikalığına da olsa alıkoyar midenizin üstündeki boşluğu. Ama işte o günler azdır ve denize yakın çocukluğunuzdaki on yedi dakika bile reel dünyada hatırladığınızdan az zaman işgal etmektedir artık…sizin asla yenilenmeyecek hatıralarınıza karşın, yenilenmiş motorlarıyla harem-eminönü arası arabalı vapuru dokuz dakika sürmektedir artık..hiç bir şey eskisi gibi değildir..ve arabalı vapurda dış güvertede dalgalara bakıp da düşsem ne olur acaba diye düşündüğünüz anlardan sadece saniyeler uzaklığındasınızdır, camdan aşağı denizsiz şehre bakarken..Çocukluğun güzelliği, walkmanim bozulmasın onu suya değdirmemem lazım diye düşündüğünüz anların naifliğindedir, ama denizsiz şehrin etekleri sizi ve eski walkmaninizin 0.2si büyüklüğündeki mp3 çalarınızı kaldırabilecek kuvvete sahip değildir denizli çocukluğunuz gibi…düşerseniz eteklerine gömülürsünüz…sırf bu yüzden bile sabah o deniz bulantısının eşsizliğini biliyor olmak güzeldir..ve atlamak imkansızdır..

271107-Yaralar

Derler ki; insan büyüdükçe elleri büyür, ayakları büyür, parmakları büyür ve hatta kulakları, burnu bile büyür ama yara izi hep aynı kalır.
Sonra, 27 yaşınızda bir sabah uyanırsınız; aynada burnunuzun hemen altındaki dört dikiş izi sadece enlem ve boylam değiştirmiştir. Çocukluğunuzun muzip hatırası varlık ile yokluk arasında bir çizgiye dönüşmüştür. Ve sonra, yine aynı sabah, aynı aynada iki büyük siyah göz sürekli büyüyen bir diğer yarayı görür belki bir anda, belki bir andan bir an kadar daha uzun gibi gelen bir zamanda… Büyüdükçe büyümüş, sol karıncığın altından karnına, ellerine, yüzüne ve de gözlerine kadar uzanmış o büyük yarayı görür…
Doğrudur söyledikleri… Yaraları kaybeden büyük bedenler vardır, bir de bedenlerin kaybolduğu büyük yaralar…

23072007-Tekrarlar üstüne

Bildiğim bir şarkıyı belki bininci kez dinliyorum. İ-tunes’a bakarsanız son dört günde 74 kez çalmış, ömr-ü hayatımda kayda değer bir oran… Bu şarkıyı neden bu kadar çok sevdim bilmiyorum ama hissettirdiklerini seviyorum.. ya da bu şarkıyı dinleme arzumun tavan yapmasını daha çok seviyorum sanırım…öyle bir şey ki, kapıyı açıp eve giriyorum, boş…bomboş duvarlar, bomboş odalar, bomboş odam..kapının eşiğinden odamın yüzüne kadar olan mesafe olabildiğince yalnızlığınla katedilmeyi bekliyor..bazı günler oyalanıyorum..ayakkabılarımı düzenle yanyana diziyorum antrede..kapının kilitlerini tek tek çeviriyorum…trençkotu salonda kanepenin üstüne yatırıveriyorum..yavaş yavaş ve geçtiğim her mahalin ışıklarını peşisıra yakarak ve ardımda sanki günün evrelerini bırakarak, gecenin çıkmak bilmediği penceresiz ama apartman boşluğuna açılan ufak bir çerçevesi olan mutfağıma geliyorum..buzdolabım ne de yalnız…son günlerini bekleyen faturalar alnına, yanaklarına, yüzüne, gözüne yapışmış, evvelki gün yaptığım puding solmuş..üzülüyorum..birisi dese ki yalnızlığı nasıl tanımlarsın, buzdolabımla derdim sanırım..6lı soda şişeleri, bir akşamdan kalıp beni o akşamdan bırakmış yarım şişe şarap, kiloluk bile değil, 400 grlık beyaz peynir, 3 elma,2 muz ve 5e hiç ulaşmayan rakamlarda alınmış diğer meyveler..akşam yemeği yiyemiyorum bu aralar pek..kişiliğimle örtüşmeyen soğukluğuna rağmen sevdiğim buzdolabım..
Her neyse…bir bardak –muhtemelen ve genelde- sodayla ilk antreden ikinci antreye geçiyorum, bu garip mimari beni öldürecek!.. ve karşımda dört yalnız kapı daha…oda1,oda2 ve odam ile banyom…işte o oyalandığım günlerde odama girmeden nerdeyse yansıyacak gibi oluyorum yerdeki kalebodura, kalebodurdan gülkurusu badanalı duvarlara, duvarlardan beyaz kapılara..sanki reflekte olacak kadar hafif ve senkronize ışınlar yayıyormuşum gibi..ondan sonra odama gidiyorum…
Ilık ışığımı açıyorum, bir dünyalık japon feneri nasıl da ısıtıyor odayı..kahpe fener..voltajlarla tanımlanamayacak bir sıcaklık duyuyor olsam da şu fener kadar olamıyorum O’nun için diyorum..

02042007-Gidiş

“gidiş” tam olarak hangi eylemle başlar…kapı örtülünce mi, otobüs terminalden ayrılırken mi, uçuş kapısına son çağrı yapıldığında mı yoksa…o son an nerdedir…ne zaman gitmiş olur yolcu kişi…yan apartman mı daha uzaktır, bir başka ülke mi..mesafeleri belirleyen nedir giden ile kalan arasındaki…aynı evden iki kişi karşılıklı apartmanlara taşınırlarsa bu artık komşuluğun bittiği anlamına mı geliyordur…karşılıklı apartmanların komşuluk derecesi
göğsünüzden sakındığınız kişi için kaç metre ile ölçülür…ya da kaç desibeldir, eskiden fısıldadığınızda sizi duyan kişiye erişmek için gerekli eşik, gün gelip fısıltı yetmediğinde..fısıldanacak yüzü yüzünüzde olmadığında…

“gidiş” tam olarak ne kadar sürer ya da…kaç günlük ya da aylık ya da ömürlük gidiş aslında tam da bir gidiştir…sende kalanlar, onda kalanlar varlığı meçhullükle bilinç arasında gidip gelen geçmişi “geçmiş gitmiş” olarak tanımlamaktan kurtarabilir mi?.. kaç kilo anıyla bir gidiş “kalıntı”larıyla da anılmaya başlanır…yoksa “gidiş” her şey gittiğinde mi başlar..eller, dudaklar, yüzler, saçlar,kokular,makarnalar, soğuk su akan musluklar, küçük kaselerde beyaz leblebiler, earl grey liptonlar, bir istanbul masalı, sinemadaki yan koltuklar, yine eller, yine yüzler ve dudaklar, uludağda karlar, doğumgününde çiçekler, telefonda mesajlar, ve hatta isimler, ellerinde baş harfler, ve yine o tanıdık kokular, bir bornoz iki hapşırık, yeni yıla benzeyen yeni yıllar, ve yine eller silinince mi başlar…

kapı örtülmüş, yorgan yalnız yüzüme örtülmüş ve apartmanlar dizilmiş ve hatta ülkeler dizilmiştir artık..dizilmeyen tek şey adımın ardına adıdır…o da silinmiş elime yüzüme bulaşmıştır..ben’den çoktan gidilmiştir….

03032007-A4ler

A4ler üzerinde hayal etmenin ne kadar da kolay olabildiğini unutmuşum…oysa bu işte ne kadar da başarılıyımdır..
aslında kağıt boyutlarıyla ters orantıyla gelişen bir hayal kurma gücüm var benim..kağıt boyutlarını öğrenmem hayal kurmayı öğrenmemden çok sonraları bir zamana tekabül eder..çocukluğun olmazsa olmazı kırmızı pabuç ve oyuncak araba ile başlayan hayal kurma oyunundan oldukça çok sonra bir zamana…
a-boyutundaki kağıtların bilirsiniz, bu a5, a4, a3, a2, a1, a0 sıra dizisinde en küçük olan a5tir ama inanın ben hayal bile edilemeyecek bir dünya kurmuştum bir gün bir a5 üzerinde…bir a0’ı ise hiç dolduramadım..boşlukların anlamsız santimetrekareleri, içinde bulunduğum odanın boş metrekareleriyle çarpılınca sanki dünyam daha da küçüldü, ondalık sayıların çarpıla çarpıla küçülmesi gibi, küçüldükçe küçüldü dünyam..ve ben yazamaz oldum…yazdığım cümleler sayfanın bir köşesine sindi kaldı..ama ne sinmek..şimdi o köşeler sayfanın kenarı aşınınca hepten okunmaz oldular…
Önceki sayfalardan kopya da çekemiyorum hiç..ne de önceki hayatlardan…belki de bu yüzden tüm bu acemilik ve de düşüşüm olur olmadık yerlerde köşelerden…belki de bu yüzden her sabah çöp kutularından toplamam bir önceki günün duygularını…
Aslında benim büyük hayallerim ama düz kağıda bir türlü düz yazamayan ellerim vardı..bir çizgili kağıt isterdim hep, altına koyayım da düzgün çıksın hayallerim…bir çizgili kağıt olsun da neyi nereye yazacağımı bileyim, ve belki de bir güzel yazı öğretmeni, neyi kaç satır aralıkla neyin altına yazacağımı söylesin…çizgili kağıt bulmak çok zor olmazdı ama ya o öğretmen…O öğretmen hiç bulunamadı..bugüne dek…bugün de eski sayfalardan daha yenilikçi bir yazı değil bu yazdığım…neyse..ne diyordum; şu a0 başarısızlığı hakkında; aslında söylenecek çok da bir şey yok, belki de suç a0 boyutunda çizgili kağıt üretmeyen sayın kağıt üreticilerinindir…belki de o bir türlü bulunamayan öğretmenin..ya da sadece ve sadece sıfır sayısının suçudur..adı üstünde sıfır, hangi hayalinizi hangi güzel sayınızı çarparsanız çarpın elde ne var ne yoksa alır götürür..hain sıfır…o koca –a- kağıdın üstünde binlerce matematik işlemleriyle dolmuş parantezi bir hamlede yerle bir eden sıfır..

02032007-40 Wattlık ampül

I.gün

40 wattlık bir ampul….eski ahşap bir masa…bir ampul ve bir masa, ve ahşap bir sandalye…ve dört duvar….Sorsalar sekiz kişi kalıyoruz diyeceğim neredeyse…ampul,masa,dört duvar ve ben…İki elin parmaklarını geçmediği sürece matematik işlemleriyle pek bir sorunum olmadı bugüne kadar…ama yine de sorduklarında yalnızım diyorum….yalnız ben…yalnız ben kalıyorum…1…parmak hesabı tutmuyor ya iste …Zaten ben hep yalnız kaldım bugüne kadar…”zaten ben hep yalnızdım düne kadar” demeyi istedim…ama diyemedim….

40 wattlık bir ampul ve sarı duvarlarım ,sandalyem, bir de ben…toplamda 7 ediyoruz artık, çünkü ben dün masayı attım. İnce halkalarında ahşabın, yıllardır yazdığım her bir cümle kazılıydı…ama ben onu attım…

4 ayaklı, tek ayağı topal, eski ahşap bir masaydı işte…Eskilerden hatırlamak istemediğim bir iki cümleyi ayağına sıkıştırmıştım, belki yeni yazdıklarım eğri büğrü olmaz diye…Nafile, işe yaramadı, çünkü o günden sonra da hep yamuk yazdım ben, hep eğri büğrü oldu harflerim ve anlamsız yazılarım…yine de çıkarmadım o eski iki cümleyi masanın tek ayağının altından..bir daha okumak istemiyordum…kim geçmişin eksik cümlelerini ve sonuna kondurulmuş üç noktaları okumak ister ki zaten…üç noktalar okunur mu derseniz…bilmem.

Ellerim ceplerimde, eskiden masamın durduğu o tozlu boşlukta dikildim bir süre…Yıllardır biriktirilmiş,noktalar, virgüller avuçlarıma doldu bir kez daha…Ceplerimden sapır supur dökülen tüm o virgüller,- bir zaman, bir gün-, bir aşkın , sevginin, mutluluğun yanına konmayıp cebe atılmış virgüller, ve de tüm o noktalar ve de tabi ki o üç noktalar , -bir zaman, bir gün-, -her zaman, her gün-, acının peşi sıra dizilmiş üç noktalar , bir kez daha hatırlattı…hayatın imla kılavuzu olsaydı, belki her şey çok daha farklı olabilirdi…ama olmuştu bir kere…şimdi ceplerimi yakan tüm o noktalar, virgüller, geçmişte yaşanmış ve de yaşanmamış bir çok şeyin hesabını tutmuştu sanki yıllarca, ve şimdi yıllar dolusu noktalama işaretim vardı , belki bundan sonra noktalamamak için bir çok şeyi…noktalamamak ve de “virgüllemek” için olanları…

Evet, dün masamı attım…sadece üstünden altına terfi edenler kaldı elimde…masanın üstünden alınıp altına atılmış tüm o yarını çöpe atma çabalarım…
Nedendir bilmem ama hiçbir zaman bir çöp kutum olmadı benim…sanırım gece çöpe attıklarımı sabah çöpten çıkarmak zorunda olacağım korkusundan..Edinemedim bir tane çöp kutusu…Belki de bu yüzdendir ki çöpe atacaklarımı da yazdım..yazdıkça yazdım ve de sonra terfi ettirdim…masanın altına…Ve şimdi olmayan bir masanın olmayan bir altında ve de haliyle alenen ortada bir yığın müsvette duruyor….vasiyetnamelerim… nam-ı diğer vaziyetiçöpeatma-namelerim…
Ve de günler dolusu vasiyet-namem var şimdi benim…hepsi imzasız…kimliği belirsiz vesikalar…her gece büyük bir hışımla yazıp, sabahında masanın altına terfi ettirdiğim vaziyet-nameler…Masamı atmadan evvel bu kadar gözüme batmıyorlardı, ama şimdi dayanamıyorum onları görmeye…Cebimde hayattan çaldığım tüm o noktalama işaretleri ve de gözümün önünde noktalama işaretleri çalınmış bir hayatın sözüm ona müsvetteleri, anlamsızca bakıyorum…sarı duvarlarıma…ve de sarı gölgeme bakıyorum..belki de benim gördüğüm sarı asla sizinki gibi değildi..ve de benim yaşadığım hayat başkasınca yaşanmadı, belki de hiç yaşanmadı…Tek bildiğim, olduğum gibi, olduğum halimle ve de sarı duvarlardaki sarı gölgemle sevdim onu ve de nefret ettim…Sonuna dek yaşamak isterken, günün birinde çıkıp gidebilme isteğiyle sarı gölgemi duvarlarımdan ve de var olan tüm duvarlardan silmek istedim.Bugüne dek yapamadım, bu bir gerçek…en azından gölgemin olduğu kadar….
Tanıdığım ben ,işte bu vasiyetnameler, bu 7 oda arkadaşı ve de içimdeki ben arasında gidip geldi yıllarca…. bir aynam olmadı, nedendir bilmem…Tanıdığım ben, ellerimde gizli bu yüzden.Elime kalemi aldığım anda bir cümle uzak oluyorum kendime ve de bir cümle yakın…başlıyorum yazmaya… “Ben……….”bir sürü ben cümlesi kuruyorum, olduğum ben oluyorum, olduğumu bildiğim ben, siz o “ben”i hiç tanımıyorsunuz…bense ellerimle tanıyorum..Bazen de dokunarak yüzümdeki her çizgiye.Tüm bildiğim bu.Tüm bildiğim ben…
Tnıdığım ben hakkında bildiğim bir diğer şey de “sen” arayışım.Tanıdığım ben, 6 oda arkadaşım( artık 5, masa gittiğine göre) hep tanıdık olmasını umduğumuz bir “sen” aradık zamanlar boyunca…belki çok kısa bir süre için aynı cümlelere özne veya nesne olabilmeyi istediğimiz bir “sen”..Ve de o “sen” i bekledik sarı duvarlar arasında, tanıdıktan sonra “ben”i……………………………………………bulamadık……………………………

Cümle kurmaktan vazgeçmedik ama, geleceği var sayılan bir diğer özne ya da nesnenin, ama daha çok öznenin, hayaliyle yazdık durduk…Koca bir kitap olurdu belki, masanın altına terfi etmeselerdi…koca bir boşluk oldular oysa ki…

II.gün

İçimdeki bu yalnızlıktan usandım sanırım, ve ellerim bugün tanıdığım “ben”i tanımakta zorlandı…Hayır, cümlelerle değil, bir kez daha gezindi parmaklarımın uçları yüzümdeki her çizgide ve de her vadide.Geçmiş zamanın, yaşanmış ve de yaşanmamışlığın kazındığı tüm o vadilerde gezindi parmaklarım, ve ilk kez acı verdi tüm o keskin, derin vadiler…Sanırım yaşlanıyorum…Sadece,içimdeki bu yalnızlıkla yaşlanmak istemiyorum.
Bugün, yüzümdeki her derin vadide eskiye öykündüm, ve küçüklük hikayelerimi söyledim kendi kendime, belki de çocukluk gerçekliklerimi…Maviler çizdim gözlerimin önüne,kırmızılar alabildiğine…Özlediğim tüm renkleri hatırladım, belki benim mavim, benim kırmızım asla sizinkiler gibi olmadı, belki de sadece yaşandıkları anın renkleriydiler, bir daha asla hatırlanmadılar.Şimdi tek gördüğüm renk sarı duvarlar, ve yine tek bildiğim dünya burda, aynı sarı duvarlar arasında…hep aynı…
Ben hep aynı sandalyede, gözleri uykulu aynı çocuğu oynuyorum, inkar ettiğim vadilerim var yüzümde, ama yazdığım cümlelerdeki ben oluyorum…çocuk ben…ve de yüzlerce rengim var uykulu gözlerimin önünde.Ben uyumuyorum.
Evet duvarlarım var,ve sandalyem,ve 40 wattlık ampulüm,ve de vardı bir masam.Ama hiç olmadı bir yatağım,kabuslarım oldu sadece…Görmemek için uyumadım ben de, uyumamak için yazdım, yazmak için yalnız kaldım, belki de yazdığım için,yalnız kaldıkça yalnız kaldığım için yazdım, ve artık usandığım için az önce sandalyemi attım.
Rahatsız bir sandalyeydi zaten çoğu zaman…Ya da ben rahatsızdım otururken, ya da o rahatsızdı üstünde ben otururken…kimbilir…Sırtımda bir acı kaldı sadece, bunca zaman yaslandığım varlığın yokluğundan şikayetçi bir acı…Sanki vadi vadi kanıyorum sırtımdan…vadi vadi akıyor yalnızlığım sırtımdan…
Evet, sandalyemi de attım ve kaldık 6 kişi, sırtımdaki ağırlıkla “ben”i iki kişiden de sayabiliriz tabi…Sanki oda boşaldıkça, daha doğrusu oda bile denemeyecek bu dört duvar, ben biraz daha az yalnız hissediyorum.Azalıyoruz, yalnızlığım da azalıyor, oysa bir “sen” yok cümlelerimde, sadece bir “sen” hayali var hala…

III.gün

Sandalyemi attım ya, yalnız kaldım soğuk döşemelerle ve de duvarlarla, ve bir o kadar da unuttum masa başındaki yalnızlığımı..
Soğuk döşeme üzerine oturdum, sandalyem yok, sadece sırtımda ince bir sızı…Unutmak için sırtımdaki yalnızlığı, dört duvarımdan birine yaslandım, boş olana..Diğerleri dolu mu derseniz, belki diye yanıtlayabilirim ancak.Benim için sergiledikleri doluluk belki asla sizin gördükleriniz olmayacak, ve belki benim gördüğüm çerçeveler de orada asılı değildir, ama benim hikayem böyle ve de bu dört duvar benim sahnem…
Üç bir yanı, bu dört duvarın, yaşanmışların, miş’li geçmiş zamana ve de aslen rivayete dayalı hayallerin ve yaşanacak var sayılanların çerçeveleriyle dolu.Sınırların belirlenmesiyle ilgili çok kolay bir oyun aslında tüm bu duvarlar,geçmişin, bugünün ve geleceğin duvarı var, bir de ölümün.Geçmişin duvarını yıkmak istemiyorsunuz, çünkü elinizde olanlar sadece o çerçevelerdeki yaşanmışlıklarla sınırlı.Bugünün duvarına dokunamıyorsunuz çünkü o da şu ana sahip ve tek şansınız onu yaşamak.Geleceğin duvarını da yıkamıyorsunuz , çünkü bu tüm kendinden kaçış planlarınızı yok edebilir, ne de olsa yazacağınız her cümle geleceğin duvarından bir çerçeve eksiletebileceği gibi yeni bir tane de ekleyebilir.Son olarak da ölümün duvarı var elimizde,onu yıkmayı göze alamıyoruz, ardında ne olduğunu bilmiyoruz, bildiğimizi sandığımız her şeyden korkuyoruz,bir yığın cesaretle bile ölümün duvarının ardına geçmeyi düşünemiyoruz, çünkü orası düşündüğümüz ve de bildiğimiz her şeyin ötesinde kalıyor. Ve işte bu da çıkışı olmayan bir sınırlar sistemi getiriyor, bu yüzden yalnızım derken içimden 8 kişi kaldığımızı geçiriyorum, ne de olsa içinde yaşadığım dünyada var olagelen yalnızlığım acı veriyor bana da ve küçük bir yalan söylüyor, küçük bir yalana inanıyorum.8 kişilik küçük sınırlarımda, adı başka hiçbir tarih kitabında geçmeyen küçük bir kahraman oluyorum, duvarların sahibi yalancı bir kahraman…

02032007-Parkeler ve Puzzlelar

Salondaki parkeleri sayıyordum az önce.Yeryüzündeki en basit puzzle parçaları olmalıydılar aslında, her biri eş ve yan yana gelmelerinde tek bir kural var, sırtlarını birbirine dayayarak V şeklinde sıralanacaklar: ve işte hepsi bu..İsterse yüz bin parça olsun yine de bir parkeci gelecek ve sabahtan akşama kadar çalışıp salonunuzun yerlerini olduğu gibi değiştirecek..Öte yandan salonunuzda, köşedeki kalorifer peteğinin üzerindeki mermer tezgahta durmakta olan 2500 parçalık puzzle ebedi bekleyişinin bilmem kaçıncı yılının bilmem kaçıncı gününde sadece bir kez açılmış ve saçılmış ve hemen ardından toplanmış olmanın verdiği kısa ömrün tekrarı hayaliyle duvara yaslanmaya devam edecektir..İşte o ikibin beşyüz parçalı puzzle’a kuzeydoğu-güneybatı doğrultusunda yerleşmiş yalnız bedenim iki parçalı evrensel puzzle’ını asla tamamlayamayacak olmanın hüznüyle turuncu kanepede ± 100 gr lık iç çekişleriyle oturmaktaydı parkeleri sayarken..Nasıl imrendim tekrarlanabilir matematiksel bir yanyana gelişleri olmasına..Ömrüm boyunca matematiksel birleşimlerden kaçınmış olan “ben” ilk kez basit bir formülün şu anda ve de tam şu günde ne kadar da güzel olabileceğini düşündü..İlk kez benliğim yenik düştü rasyonelliğe..keşke dedim içimden, parkelere bakarken, keşke sırtımı dayayabileceğim açısı hiç bozulmayacak, dünyama olduğundan fazla hiç girmeyecek ve de dünyamdan çıkmayacak biri olsaydı..belirlenen açıda ve hızda, belirlenen düzlemde, muhtemelen bir x-y koordinat sisteminde; z aksındaki sıçramalardan uzak, bir birliktelik olsaydı..biri bize kuzeydoğu-güneybatı doğrultusunda oturup yerimizde olmayı dileseydi dedim..Sadece bir kaç dakikalığına bile hayranlık duyduğum basitlik bir sonraki dakikalar dizisinde, geri verilmiş bir iç çekişin getirdiği -100 gr hafiflemeyle uçtu gitti aklımdan..ve ben seni düşündüm, adın ve soyadınla bile ifade edilemeyecek bir denklemin en korkunç bilinmeyeni..bir gün bir yerde bir parkeden çok daha komplike ve bir o kadar da uyumlu biri olacaksın biliyorum..ve bunu iyi ki biliyorum…

25012007-Çiçekçi Çocuk

Yağmurda mı güneşte mi sordun boyumu merak ettim dedi küçük çocuk..
Ben yağmurda büyürüm, kocaman olurum sen gel sığın gölgeme diye, dedi

İnandım önce
Sonra da inandım
Ben inanmaya öyle hazırdım ki..

Pencereyi açtım sabah..kafir güneş..
Yine açmış..yine uzağım gölgesinden…

Yağmur bu denli özlenemezdi herhalde…

17122006-Can

Canını kim için verir kişi..düşünüyordum..canım dediği kişi insanın canını alıp götürmeye hak sahibi midir…yoksa can öyle hiç de sorgulanmadan ve de hakkında endişe duyulmadan bir gün ,bir başkasına atfedilebilecek birşey midir..bir sabah canınızın çektiği uykudan uyanabildiğinizde “can” kelime olarak birisine verilebiliyorsa sanırım sorun şurda ,“can” kelimesinden öte kime verilebilir…
Düşünüyordum..kelimeleri ne çabuk harcıyoruz diye..ceplerimizden düşer gibi gidip birinin yanına yuvarlanabiliyorlar..belki paramızı harcarken bile bu kadar düşüncesiz davranamıyoruz..ve belki de hatta kayıp ne denli büyük olacaksa olsun kelimeleri harcamak konusunda oldukça pervasız davranıyoruz..üç beş lira hesabı yaparken markette, odamızda sessiz kaldığımızda tüm güzel kelimeler karşılıksız ve de düşünülmeden nasıl da harcanıyor..

Ben bunu hep düşünürdüm zaten..sevgi sözcükleri ne kadar kolay sarfediliyor diye…seviyorum derken bir damla yaş yoksa yanında,içinde ya da ardında gerçekten sevmek oluyor mu acaba…anısı olmayan bir sevgi mevcut mu ki iki kelime gaf gibi ağzından kaçıveriyor insanın..sonra gözlerimi kapatıyorum ve düşünüyorum…yine..hızdan bu denli korkan ben, kısa sürelerle arası hiç olmayan ben, kendimden çok büyük işlere kalkışıyorum..ben kelimelerin içini boşaltamam..boşaltamıyorum da…aksine dolduruyorum ağzına kadar…ben toplamaların,geniş zamanların insanıyım, uzun yürüyüşlerin ve güneşli günlerin insanıyım..porselen tabakların insanıyım ve pencere kenarı kar muhabbetlerinin insanıyım…küçük turuncu rengine bürünmüş salonda kapalı ışıkların ve hüzünlü şarkıların insanıyım…canım derken hani çocukluk salıncaklarında duyulan o garip mide bulantısı vardır ya, onu hissetmeyi seven insanlardanım…büyük adımlar atıp sonra tepe üstü düşen insanlardanım bir de… düşmeyi ben mi çok seviyorum bilmiyorum..tutan birisi olduğunda güzeldir ama düşmek bilirsiniz…bitkinlikten konuşamadığınızda, bir kucakta merdivenleri çıkmak güzeldir…yol bilmediğinizde gecenin kör bir saatinde kahramanınızı aramak güzeldir…artık yapamıycam diyerek sırtını yaslamak güzeldir…yine olmadı işte bak gördün mü geç kaldım diyip gözyaşlarınızı birine bastırmak güzeldir.. düştüğünüzde tutacak biri olduğunda hayat güzeldir..düşmek de güzeldir..işte gün gelip de insan canını hiç düşünmeden birnin ellerine bırakabiliyorsa onun tutacağını bilerek,işte o zaman canlı olmak anlam kazanır…

15122006-Bir zamanlar

Biri demişti ki bir zamanlar, bir dokunuşla insanın tüm acısı, tüm üzüntüsü silinirmiş bazen..
O biri dokunduğunda insanın teni teninden ayrılır, olağan dünyanın acısı iz bile bırakmadan çeker gidermiş.Ama bana bunu söyleyen bana şarkılar da söylerdi.Kimsenin kimseye söylemediği şarkıları söylerdi.Artık o şarkıları duymadığıma göre ilk önerme de yanlış olabilme ihtimaline sahip diye düşünüyordum bir zamandır.Derken, bugün garip bir şey oldu…Aslında olay anında farketmedim ne olduğunu, sadece belli belirsiz bir sancı duydum sol yanımda..Oturduğum yerde bir iki kez kımıldandım, kulağımdan o farkedilmeyen uğultu silindi…sessizlik böyle mi tanımlanır bilmiyorum ben, ama sadece yüzler ve dudaklar görüyordum ve de eller..Hepsi sessizdi..Olay anı da oldukça sessizdi gerçekten..Başımı arkaya yaslamıştım, gözlerim kapanmak üzere, günün sonuna dair güzel bir hayal kurma peşindeydim..Günün sonuna da çok yoktu hani, ama düşünülesi bir zaman dilimi bulmuştum niye bırakayım, zaten son günlerde kısa vadeli planlar ve kısa cümleler kurar olmuştum…Sanırım saat 23 civarlarına gelmiştim hayalimde, gerçekte ise saat akşamüstü beş buçuk sularıydı..ve bir el uzandı arkadan..ama ne uzandı..deseniz ki sevdiğim geldi kokusuyla yanıma uzandı, inanırdım..gözlerim de kapalı ya, ses de duymuyorum ya, sadece sıcaklığı geldi..Radyasyonun tanımına baktım sözlükten az önce: “elektromanyetik dalgalar veya parçacıklar biçimindeki enerji emisyonu (yayımı) ya da aktarımı” diyor..Dalgaları bilemem ve de parçacıklar da görmedim ama bişeyler aktı sanki elinden..nereye derseniz…bilmek istemediğim bir yerlere…hani bir sabah uyanırsınız da bugün kalbimi çıkarıp evde bırakıyım, başucumda dursun akşama kadar beklesin dersiniz ya, bugün yormayım onu dinlensin dersiniz…ya da evde cep telefonunuzu bırakırsınız, tüh dersiniz ya işe geldiğinizde..ben de dedim ki, tüh..keşke kalbimi başucumda bırakmasaydım..ama bırakmıştım…ülkelerarası yolculuklara kalbim pek dayanmıyor diyip evde bırakmıştım…kırmızı bir çalar saatim var, tam da onun yanına koyuvermiştim…
Ve sonra o an geldi..arkamdan uzanan el kulağımın teğetinden geçip omzuma düşen küpeyi alıverdi..sanırım o an bir şarkı duydum..ya da duyduğumu sandım…bazen yaşadığım dünyanın bir çok insanınkinden farklı olmasına seviniyorum..işte bu o anlardan biriydi..sessiz bir sayfaya değil de birisine anlatsam şimdi bir şey söyleyip söylemediğini sorardı..yani bir iki kelimeyi şarkı sanmış olabileceğimi söylerdi ve de çok hayalperest olduğumu ve de iflah olmaz bir romantik olarak öleceğimi de söylerdi buna ek olarak..bu sayfaya sahip olduğum için şanslı olmalıyım işte sırf bu yüzden sırf bu anda…İşte sol kulağımdan başlayıp sol ayak parmağıma kadar akan o sıcak ve garip sızı böyle başladı..duyduğum şarkıyı da hala duyuyorum..