I.gün
40 wattlık bir ampul….eski ahşap bir masa…bir ampul ve bir masa, ve ahşap bir sandalye…ve dört duvar….Sorsalar sekiz kişi kalıyoruz diyeceğim neredeyse…ampul,masa,dört duvar ve ben…İki elin parmaklarını geçmediği sürece matematik işlemleriyle pek bir sorunum olmadı bugüne kadar…ama yine de sorduklarında yalnızım diyorum….yalnız ben…yalnız ben kalıyorum…1…parmak hesabı tutmuyor ya iste …Zaten ben hep yalnız kaldım bugüne kadar…”zaten ben hep yalnızdım düne kadar” demeyi istedim…ama diyemedim….
40 wattlık bir ampul ve sarı duvarlarım ,sandalyem, bir de ben…toplamda 7 ediyoruz artık, çünkü ben dün masayı attım. İnce halkalarında ahşabın, yıllardır yazdığım her bir cümle kazılıydı…ama ben onu attım…
4 ayaklı, tek ayağı topal, eski ahşap bir masaydı işte…Eskilerden hatırlamak istemediğim bir iki cümleyi ayağına sıkıştırmıştım, belki yeni yazdıklarım eğri büğrü olmaz diye…Nafile, işe yaramadı, çünkü o günden sonra da hep yamuk yazdım ben, hep eğri büğrü oldu harflerim ve anlamsız yazılarım…yine de çıkarmadım o eski iki cümleyi masanın tek ayağının altından..bir daha okumak istemiyordum…kim geçmişin eksik cümlelerini ve sonuna kondurulmuş üç noktaları okumak ister ki zaten…üç noktalar okunur mu derseniz…bilmem.
Ellerim ceplerimde, eskiden masamın durduğu o tozlu boşlukta dikildim bir süre…Yıllardır biriktirilmiş,noktalar, virgüller avuçlarıma doldu bir kez daha…Ceplerimden sapır supur dökülen tüm o virgüller,- bir zaman, bir gün-, bir aşkın , sevginin, mutluluğun yanına konmayıp cebe atılmış virgüller, ve de tüm o noktalar ve de tabi ki o üç noktalar , -bir zaman, bir gün-, -her zaman, her gün-, acının peşi sıra dizilmiş üç noktalar , bir kez daha hatırlattı…hayatın imla kılavuzu olsaydı, belki her şey çok daha farklı olabilirdi…ama olmuştu bir kere…şimdi ceplerimi yakan tüm o noktalar, virgüller, geçmişte yaşanmış ve de yaşanmamış bir çok şeyin hesabını tutmuştu sanki yıllarca, ve şimdi yıllar dolusu noktalama işaretim vardı , belki bundan sonra noktalamamak için bir çok şeyi…noktalamamak ve de “virgüllemek” için olanları…
Evet, dün masamı attım…sadece üstünden altına terfi edenler kaldı elimde…masanın üstünden alınıp altına atılmış tüm o yarını çöpe atma çabalarım…
Nedendir bilmem ama hiçbir zaman bir çöp kutum olmadı benim…sanırım gece çöpe attıklarımı sabah çöpten çıkarmak zorunda olacağım korkusundan..Edinemedim bir tane çöp kutusu…Belki de bu yüzdendir ki çöpe atacaklarımı da yazdım..yazdıkça yazdım ve de sonra terfi ettirdim…masanın altına…Ve şimdi olmayan bir masanın olmayan bir altında ve de haliyle alenen ortada bir yığın müsvette duruyor….vasiyetnamelerim… nam-ı diğer vaziyetiçöpeatma-namelerim…
Ve de günler dolusu vasiyet-namem var şimdi benim…hepsi imzasız…kimliği belirsiz vesikalar…her gece büyük bir hışımla yazıp, sabahında masanın altına terfi ettirdiğim vaziyet-nameler…Masamı atmadan evvel bu kadar gözüme batmıyorlardı, ama şimdi dayanamıyorum onları görmeye…Cebimde hayattan çaldığım tüm o noktalama işaretleri ve de gözümün önünde noktalama işaretleri çalınmış bir hayatın sözüm ona müsvetteleri, anlamsızca bakıyorum…sarı duvarlarıma…ve de sarı gölgeme bakıyorum..belki de benim gördüğüm sarı asla sizinki gibi değildi..ve de benim yaşadığım hayat başkasınca yaşanmadı, belki de hiç yaşanmadı…Tek bildiğim, olduğum gibi, olduğum halimle ve de sarı duvarlardaki sarı gölgemle sevdim onu ve de nefret ettim…Sonuna dek yaşamak isterken, günün birinde çıkıp gidebilme isteğiyle sarı gölgemi duvarlarımdan ve de var olan tüm duvarlardan silmek istedim.Bugüne dek yapamadım, bu bir gerçek…en azından gölgemin olduğu kadar….
Tanıdığım ben ,işte bu vasiyetnameler, bu 7 oda arkadaşı ve de içimdeki ben arasında gidip geldi yıllarca…. bir aynam olmadı, nedendir bilmem…Tanıdığım ben, ellerimde gizli bu yüzden.Elime kalemi aldığım anda bir cümle uzak oluyorum kendime ve de bir cümle yakın…başlıyorum yazmaya… “Ben……….”bir sürü ben cümlesi kuruyorum, olduğum ben oluyorum, olduğumu bildiğim ben, siz o “ben”i hiç tanımıyorsunuz…bense ellerimle tanıyorum..Bazen de dokunarak yüzümdeki her çizgiye.Tüm bildiğim bu.Tüm bildiğim ben…
Tnıdığım ben hakkında bildiğim bir diğer şey de “sen” arayışım.Tanıdığım ben, 6 oda arkadaşım( artık 5, masa gittiğine göre) hep tanıdık olmasını umduğumuz bir “sen” aradık zamanlar boyunca…belki çok kısa bir süre için aynı cümlelere özne veya nesne olabilmeyi istediğimiz bir “sen”..Ve de o “sen” i bekledik sarı duvarlar arasında, tanıdıktan sonra “ben”i……………………………………………bulamadık……………………………
Cümle kurmaktan vazgeçmedik ama, geleceği var sayılan bir diğer özne ya da nesnenin, ama daha çok öznenin, hayaliyle yazdık durduk…Koca bir kitap olurdu belki, masanın altına terfi etmeselerdi…koca bir boşluk oldular oysa ki…
II.gün
İçimdeki bu yalnızlıktan usandım sanırım, ve ellerim bugün tanıdığım “ben”i tanımakta zorlandı…Hayır, cümlelerle değil, bir kez daha gezindi parmaklarımın uçları yüzümdeki her çizgide ve de her vadide.Geçmiş zamanın, yaşanmış ve de yaşanmamışlığın kazındığı tüm o vadilerde gezindi parmaklarım, ve ilk kez acı verdi tüm o keskin, derin vadiler…Sanırım yaşlanıyorum…Sadece,içimdeki bu yalnızlıkla yaşlanmak istemiyorum.
Bugün, yüzümdeki her derin vadide eskiye öykündüm, ve küçüklük hikayelerimi söyledim kendi kendime, belki de çocukluk gerçekliklerimi…Maviler çizdim gözlerimin önüne,kırmızılar alabildiğine…Özlediğim tüm renkleri hatırladım, belki benim mavim, benim kırmızım asla sizinkiler gibi olmadı, belki de sadece yaşandıkları anın renkleriydiler, bir daha asla hatırlanmadılar.Şimdi tek gördüğüm renk sarı duvarlar, ve yine tek bildiğim dünya burda, aynı sarı duvarlar arasında…hep aynı…
Ben hep aynı sandalyede, gözleri uykulu aynı çocuğu oynuyorum, inkar ettiğim vadilerim var yüzümde, ama yazdığım cümlelerdeki ben oluyorum…çocuk ben…ve de yüzlerce rengim var uykulu gözlerimin önünde.Ben uyumuyorum.
Evet duvarlarım var,ve sandalyem,ve 40 wattlık ampulüm,ve de vardı bir masam.Ama hiç olmadı bir yatağım,kabuslarım oldu sadece…Görmemek için uyumadım ben de, uyumamak için yazdım, yazmak için yalnız kaldım, belki de yazdığım için,yalnız kaldıkça yalnız kaldığım için yazdım, ve artık usandığım için az önce sandalyemi attım.
Rahatsız bir sandalyeydi zaten çoğu zaman…Ya da ben rahatsızdım otururken, ya da o rahatsızdı üstünde ben otururken…kimbilir…Sırtımda bir acı kaldı sadece, bunca zaman yaslandığım varlığın yokluğundan şikayetçi bir acı…Sanki vadi vadi kanıyorum sırtımdan…vadi vadi akıyor yalnızlığım sırtımdan…
Evet, sandalyemi de attım ve kaldık 6 kişi, sırtımdaki ağırlıkla “ben”i iki kişiden de sayabiliriz tabi…Sanki oda boşaldıkça, daha doğrusu oda bile denemeyecek bu dört duvar, ben biraz daha az yalnız hissediyorum.Azalıyoruz, yalnızlığım da azalıyor, oysa bir “sen” yok cümlelerimde, sadece bir “sen” hayali var hala…
III.gün
Sandalyemi attım ya, yalnız kaldım soğuk döşemelerle ve de duvarlarla, ve bir o kadar da unuttum masa başındaki yalnızlığımı..
Soğuk döşeme üzerine oturdum, sandalyem yok, sadece sırtımda ince bir sızı…Unutmak için sırtımdaki yalnızlığı, dört duvarımdan birine yaslandım, boş olana..Diğerleri dolu mu derseniz, belki diye yanıtlayabilirim ancak.Benim için sergiledikleri doluluk belki asla sizin gördükleriniz olmayacak, ve belki benim gördüğüm çerçeveler de orada asılı değildir, ama benim hikayem böyle ve de bu dört duvar benim sahnem…
Üç bir yanı, bu dört duvarın, yaşanmışların, miş’li geçmiş zamana ve de aslen rivayete dayalı hayallerin ve yaşanacak var sayılanların çerçeveleriyle dolu.Sınırların belirlenmesiyle ilgili çok kolay bir oyun aslında tüm bu duvarlar,geçmişin, bugünün ve geleceğin duvarı var, bir de ölümün.Geçmişin duvarını yıkmak istemiyorsunuz, çünkü elinizde olanlar sadece o çerçevelerdeki yaşanmışlıklarla sınırlı.Bugünün duvarına dokunamıyorsunuz çünkü o da şu ana sahip ve tek şansınız onu yaşamak.Geleceğin duvarını da yıkamıyorsunuz , çünkü bu tüm kendinden kaçış planlarınızı yok edebilir, ne de olsa yazacağınız her cümle geleceğin duvarından bir çerçeve eksiletebileceği gibi yeni bir tane de ekleyebilir.Son olarak da ölümün duvarı var elimizde,onu yıkmayı göze alamıyoruz, ardında ne olduğunu bilmiyoruz, bildiğimizi sandığımız her şeyden korkuyoruz,bir yığın cesaretle bile ölümün duvarının ardına geçmeyi düşünemiyoruz, çünkü orası düşündüğümüz ve de bildiğimiz her şeyin ötesinde kalıyor. Ve işte bu da çıkışı olmayan bir sınırlar sistemi getiriyor, bu yüzden yalnızım derken içimden 8 kişi kaldığımızı geçiriyorum, ne de olsa içinde yaşadığım dünyada var olagelen yalnızlığım acı veriyor bana da ve küçük bir yalan söylüyor, küçük bir yalana inanıyorum.8 kişilik küçük sınırlarımda, adı başka hiçbir tarih kitabında geçmeyen küçük bir kahraman oluyorum, duvarların sahibi yalancı bir kahraman…